Tanım
eski yayım kitap tanıtımı
Bağlantılarım
»
»
»
»
|
barış manço ile eğitim üstüne bir söyleşi (sarp bengü)1987
21/10/2007 - barış manço ile eğitim üstüne bir söyleşi (sarp bengü)1987 |
1987 yılında Kültür koleji ninsahibi efsanevi eğitimci Fehamettin Akıngüç ün isteği ile Yaşadıkça Eğitim isimli bir dergi çıkarmaya başladık.Hala yayın şyaşamı süren derginin genel yayın yönetmeni aynı zamanda o zaman rehberlik bürüsonun yöneticisi olan( başka çalışanım da yoktu zaten)ben;sarp bengü, yazı işleri müdürü ise O zamanlar Amerikada doktarasını yapmaya başlayan Bahar Akıngüçtü.İkinci sayıda söyleşi konuğumuz o zamanlar "adam olacak çocuk" programı ile milyonları ekran başına kilitleyen Barış mançoydu.
Manço'nun modadaki evinin restorasyonu henüz bitmemişti.Bir pazar sabahı sanki kardeşleri gelmişcesine rahat bir havada Mançolar beni karşıladı, evin salonunda beş yaşındaki Doğukan ve diğer mançolar pijamalıydı.Doğukan kanapede dizime uzanarak söyleşiyi kah uyuyarak kah bana bakarak dinledi.Bu söyleşi yaşadıkça eğitimden başka bir yerde yayımlanmadı.Yayımı konusunda şimdi genel müdür düzeyinde olan Bahar akıngüç ün afıına sığınarak yazıyı yayımladım.
Eğitim üstüne manço nun görüşlerinin zamana karşı tazeliği hala dikkat çekici.
şimdi söyleşiye bir göz atalım
Barış Manço:
Eğitim Okulla Sınırlandırılamaz
Televizyonda yaptığı çocuk programları ile tümümüzün beğenisini kazanan Barış Manço'nun eğitim üstüne düşündüklerini sizler için sorduk. Uzun saçlı, aynalı kemerli, bolyüzüklü ve kendi deyimiyle bir halk masalcısı olan Barış Manço da eğitim konusunda id-dialu "Politikaya bulaşmadan beni seçerlerse Milli Eğitim Bakanı olmak" istiyorum diyen Barış Manço eğitim konusundaki planlarından bize söz etmedi ama söyleşimiz sırasında kendi ilkelerini çizdi. Barış Manço'nun temel ilkeleri genelde şöyleydi'
Müzik konusunda kendi kendisini eğittiği ve müzik de'alaylı, olduğu için örgün eğitim kadar yaygın bir halk eğitiminin uygulanması.
Liseyi bitirdikten sonra matematik ve fizik derslerinde başarılı olamamasından dolayı ilgi duyduğu mimarlık mesleğini elde edemeyeceğini anlayan Barış Manço Belçika'da Kraliyet Akademisini bitirdi. Bu nedenle amaçladığı konulardan biri de üniversite sınavlarında gençlerin ilgilerine göre yerleştirilmesi ve sevdikleri mesleklere yönetilmesi.
Barış Manço yurt dışında iki sevimli çocuk sahibi bir baba oldu ve en çok dikkatini çeken konulardan biri doğum sonrası ilk muayenelerde batılı doktorların boy, ağırlık gibi ölçüler alması yanı sıra "kafa ölçüsü"almaları oldu "Bizde neden kafa ölçüsü alınmıyor" diyen Barış Manço'nun eğitimde önem verilmesini istediği bir konuda insanların düşüncelerine saygı gösterilmesi ve herkesin "kafa ölçüsünün" değerlendirilmesi.
Eğitim konusundaki fikirlerini biraz mizahi bir tanımlamayla özetlediğimiz Barış MANÇO sorularımızı şöyle yanıtladı.
Eğitim konusunda birtakım sorular sormadan önce eğitimin ne olduğunu soralım isterseniz. Nedir bu eğitim denilen şey sizce?
Eğitim hiç kuşkusuz bir altyapıdır, insanın kendi kendine ya da içinde bulunduğu ortam için şekil-lendirilmesidir. Bakın, biz burada eğitim konusunda söyleşirken dışarıda bir taş ustası var taşlan şekillendiriyor şu sırada, belki ilkokul mezunu, belki hiç okumadı ama o da eğitim gördü taşları biçmeyi kesmeyi yerleştirmeyi öğrendi. Kimden öğrendi, ustasından öğrendi kendi kendine öğrendi.
Ustası olmasaydı öğrenebilir miydi diyorsunuz?
Evet, birisi ona temel verdi ama yeteneği olmasaydı olabilir miydi? Hayır, olamazdı elbet. Taş ustası kendisine aldığı temeli birçok yerden buldu, ustasından, kendisinden, şartlardan kısacası herşeyden bir temel oluştu onda.
Sorumuzu bir başka türlü soralım isterseniz, okul sizce eğitimli olmak için gerekli mi?
Elbette gerekli değil, kalfa ustasının yanında eğitimden geçiyor, onun okulu ustasının yanı ama, eğitim ve okul özleştirilemez. Eğitim salt okuldan alınmaz. Eğitimi kesinlikle okulla sınırlamıyorum.
Sizi Barış Manço yapan eğitimi okulda kazandınız ama değil mi?
Hayır hiç de öyle değil. Evet, ben çok iyi okullarda okudum, Galatasaray lisesini bitirip ardından Belçika Kraliyet Akademisinde Mimarlık bölümünü bitirdim ama, kimse "mektepli eğitimi görmüş Banş Manço'yu, mimar Banş Man-ço'yu tanımıyor. Ben, müzikte "alaylı"yım. Alaylı Barış Manço mektepli Banş Manço'dan daha iyi, daha başanlı değil ama, alaylı Barış daha bir meşhur daha bir başanlı gibi değil mi? Kısacası ben de okuldan temel kazandım fakat her-şeyi okuldan kazanmadım. Peki nedir bu "alay" dostlarınız mı yaşadığınız çevre mi?
Doğrusu, "alay" herşey, insanın kendini eğitmesi, örneğin, müzik konusunda ben kendimi eğittim
bir yerlere ulaştım. Aslında halkın kendi görüşünden çıkarak ürettiği ne güzel sözcükler de var Türkçe-mizde "Nereden mezun olmuş? Hayat üniversitesinden", ne iş yapar, "Kaldırım mühendisi" gibi sözcükler alaylı olanları, kendi altyapısını kendi hazırlayanları tanımlıyor.
Alaylı olmak eğitimli olmak için yeterli mi?
Şu anda karşınızda 29 senedir elinde mikrofon sahnede çalışan bir alaylı duruyor. Biliyorsunuz demin de söylediğim gibi müziği okuldan öğrenmedim, alaylı olmak eğitimli olmak için yeterli mi, değil mi siz karar verin. Ancak bir de şu var müzik de resim gibi şiir gibi doğuştan kazanılmış bir takım yeteneklerle ulaşılan bir sanat alanı. Bu yetenekler de eğitilerek şekillendirilir.
Ama aileniz de müzisyen vardı değil mi?
Evet annem müzisyendi. Bizim ailede müzisyenlik geleneğinin birkaç kuşak öncesine dayandığı, hatta Tamburi Ali Efendinin dedelerimden olduğu söylenir.
Yani sizin müzik eğitiminizde aileden gelen eğitimin payı var, ne dersiniz?
Tabii var. Mesela bizim evde piyano vardı. Annemle oturup piyano çalardık. Gitar istediğim zaman da babam hayır demedi. İşte orada bir anlık bir kararla benim ilgimin devamını sağladı. Babam, "Bırak o gitarımda "ders çalış" demedi, deseydi ben,ben olmazdım.
O halde size, sizi siz yapan temel eğitimin içinde aileniz mi, sosyoekonomik yapınız mı, yoksa yeteneğiniz mi en büyük rolü oynamıştır desek?...
Çok zor bir soru sormuş olursunuz. Bunu geniş boyutlu düşünmek gerekir. Ama doğuştan kazanılan yetenek mutlaka en önemlisi olsa gerektir.
Kalıtım mı demek istiyorsunuz?
Yetenek, kalıtımla ilgili olduğu gibi sadece bir kişide de olabilir, örneğin benim oğullarımdan yalnızca Batıkan'da müzik yeteneği var gibi geliyor bana. Doğukan da çizgiye
daha yetenekli gibi gözüküyor. Ama ben herşeye karşın, ikisini de müzik konusunda destekliyorum.
Ailenin desteği gerçekten önemli değil mi?
Tabii bu yadsınamaz. Ailenin yardımı çok önemli. Yetenekli olabilirsiniz ama çevreniz sizi desteklemezse, bir yere gelemezsiniz. Bir de çevre çokönemli tabii. Aile yardımda etse yetenekli de olsanız çevrenin desteğine muhtaçsınız.
Çocuklarınızın eğitimi hakkında neler yapmayı düşünüyorsunuz? Onlann gideceği okullar hakkında planlar yapmaya başladınız mı? Şimdiden siz de tonları yönlendiriyor musunuz?
Hayır. Galiba bunun için henüz çok erken. Büyük oğlum henüz 5 yaşında, ana okuluna gidiyor. Ama, isteyerek severek gidiyor. îl-kul önlüğü giyemediği için de üzül-
dü ilk günlerinde. Sonra ona açıkladık, saatin kollan şu kadar, şu kadar dönünce bir sene geçecek sen okula gidip siyah önlük giyeceksin dedik.
Çocuğunuzun 6 yaşında okula gitmesi sizce doğru mu. Biliyorsunuz önceden 7 yaşında okula gidiyordu. 6 yaşında okula gitmek daha mı yararlı?
Bence şimdiki kuşak çocukları 6 yaşındayken gelişen teknolojinin etkisiyle bizlerden daha çok şey öğreniyorlar. Bu yüzden 6 yaşın okula gitmek için erken olduğunu düşünüyorum.
Çocuğunuz henüz okul olgunluğuna erişmemiş olabilir. Bu konuda bir uzmana başvurmayı düşündünüz mü?
Doğrusu şimdiye dek kimseye başvurmayı düşünmedim. Çocuklarımın ikisi de Belçika'da doğdu
Orda yerleşik bir düzenim var. Belçika'da çocuklar 6 yaşında okula başlıyorlar bu yüzden çocukların 6 yaşına okula gitmesine en azından ben hazırım.
Belki de Belçika'da çocuğunu-zunu 6 yaşında okula hazır olup olmadığı ile ilgilenmişlerdir.
Doğru, orada doğumdan başlayarak çocuklarla ilgileniyorlar, örneğin çocuklar doğduktan bir hafta sonra Belçika sağlık bakanlığından evimize gelen ücretsiz hemşireler doktorlar tarafından muayene edildiler burada bir olay dikkatimizi çekti.
BİZDE KAFA YAPISI ÖNEMLİ DEĞİL
Neydi o olay?
Doktorlar ya da hemşireler doğum sonrası kontroller için eve geldiği zaman muayene sırasında ben de yanlarında bulunuyordum. Çocukların boyunu kilosunu ölçtükten sonra asker kepinin başı sardığı hizayı, bildiğimiz, annemizin kullandığı mezuro ile ölçüyorlardı. "Vardır bir hikmeti", dedik sustuk. Aylar sonra Türkiye'ye geldik. Burada oldukça saygın, pahalı, herkesçe bilinen bir çocuk doktoruna gittik. Doktor kafa ölçüsü dışında tüm ölçüleri aldı. Kafa ölçmeyi unuttu sandım. Bir kez daha gitti yine unuttu. Bir kez daha... Yine unuttu. En sonunda dayanamayıp sordum "bizde böyle şeylere rağbet edilmez" dedi. Ne demek istiyorsunuz yani dedim, yani bizde insanın poposunun genişliği, boyu poşu önemli de insamn kafasının bir önemi yok mu kafa yapısı, kafasının ölçüsü önemli değil mi?
Niçin alıyorlarmış kafa ölçüsünü öğrendiniz mi?
Halen de öğrenmiş değilim merak ediyorum ama, bizde de alınmalı bu kafa ölçüsü. Adamlar belki ukalalık ediyçrlar, belki yaptıkları züppelik ama birşeyler yapıyorlar. İnsana daha bir güven veriyorlar ya.
Siz çocuklarınızı okula nasıl hazırlıyorsunuz? Evdeki eğitimleri için neler yapıyorsunuz?
Şimdilik onlara müzik dinletiyorum, masal anlatıyorum okuma
yaşına geldiklerinde de ona göre biı sistem belirleyeceğim.
Aslında sizin, müzisyenliğiniz yanı sıra yine alaydan gelme bir mesleğiniz daha oldu değil mi. Televizyonda çocuklar için yaptığınız eğitici programlarınız oldu. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Evet çocukların ügüerine yönelik olarak 13 haftalık programlar yaptık. Bu programlara gelen mektuplara bağlı olarak yüzde yüz başarı kazandığımıza inanıyorum. Bana gelen mektupların hâlâ yüzde 30'u çocuklardan geliyor.
Çocuklarla iletişim kurmanızın nedenleri arasında "Arkadaşım Eşek" şarkısının bir rolü var mı?
Olabilir ama çocuklarla iletişimim daha öncelere dayanır. Fakat bu şarkıdan sonra bir şekil kazandı ve daha da arttı. Bu şarkı benim onlara verdiğim sinyaldi aslında. Benim şarkılarımı büyüklerden daha iyi anlıyorlardı. Çocuklarla her zaman daha iyi anlaşmışımdır. Benim dediklerim anlaşılıyor. Artık çağdaş bir masalcı olduğum giderek daha çok ortaya çıkıyor. Zaten yıllardır Hafif Türk Müziği sanatçısı olmadığımı söyledim durdum. Ben bildiğiniz bir halk ozanıyım, elinde sazı köy köy dolaşıp masal anlatan bir ozan.
Bu masalları yazarken eski masallardan yararlanıyor musunuz?
Hayır, kendi masallarımı kendim yazıyorum. Tabii arada esinlendiğim masallar da oluyor.
Nelerden, hangi masallardan esinleniyorsunuz
Belli olmuyor. Genellikle okuduğum kitapların etkileri beste yaparken ortaya çıkıyor.
Ne tür kitaplar okuyorsunuz?
Ben her çeşit kitap okurum, ne bulsam okurum.
Kurgu bilim okur musunuz, sever misiniz?
BİR TEK MASAL VAR
Doğrusu kurgu bilimi kendime çok yakın buluyorum. Bence zihin açıcı çağımızın gittikçe matlaşan mekanik havasına yeni ufuklar açıyor. Değişik boyutlara ulaşıyoruz gibime geliyor. Zaten doğada bir tek
masal var.
Hangi masal o?
Adem üe Havva, Kerem Ue Aslı, Ferhat ile Şirin, Romeo-Jüliet sonuçta hepsi aynı masal. Bizim dinlediklerimiz bunların çeşitlemeleri. Bu öyle bir masal ki, birbirini tamamlayım iki puzzle parçacığı gibi. İnsanlar yüzyıllardır aynı biçimde tamamlanıyor. Şimdi aynı biçim aynı tamamlanış kurgu bilim şeklinde sunulduğunda çocuk çok büyük zevk alıyor.
Şimdiki çocuklar elektronik müzikten de çok hoşlanıyorlar. Bu konuda ki yaklaşımınız nedir?
Sağlıklı bir yaklaşım yapamayacağım. Neden sevdiklerini bilmiyoruz. Biz de salt çocukların ilgisi yüzünden elektronik bilgimizidaha da geliştirmeye çalışıyoruz. Müzik artık artık çağımızın bir gereksinimi haline geldi. Bunu dinleyici kitlemizin eskiye oranla çok fazla oluşundan çıkarıyorum. Bu da olumlu bir gelişim.
Peki bilgisayarların giderek yaşantımıza girmesi hakkında neler düşünüyorsunuz?
Biz grup olarak yıllardır bilgisayar kullanıyoruz. 2023 adlı uzunçaların devamı olan 2025'te de bilgisayar kullandık.
Çocuklarla bilgisayar arası iletişim nasıl olmalı ne dersiniz?
Benim çocuklardan söz ediyorsak şunu derim; Bilgisayar kullanmak için küçüklerin tuşların üstündeki yazılan okumaları gerekir en azmdan. çocukların okul öncesinde okuma yazma öğrenmeleri taraftarı değilim, o yüzden bilgisayara ilkokulda başlanması gerekir diyorum.
Neden çocukların okul öncesinde okuma öğrenmelerini doğru bulmuyorsunuz?
Çocuklar okuma öğrenince daha ileride buldukları arkadaşlarından kendilerini soyutlarlar gibi geliyor bana.
Sizi bazı kesimler eğitimci olarak görmeye başladılar.Sizin eğitimcilik yanınıza dönersek, herkesin merak ettiği bir soru var "nereden
çıktı bu eğitimcilik"?
Çocuğum olmadan önce de bende bu özellik vardı. Öğretmenlerin bir sınıftaki çocuklara ders dinletmesi için nasıl bir eğitimcilik yanı onlarda gelişiyorsa, bende de böyle bir özellik konserlerde gerçekleşti. Üstelik benim "sınıflarım" çok daha büyük. Aslında tam bir eğitimci değilim. Konserlerdeki sahne tekniğim çocuklarla iletişimim kendi başıma geliştirdiğim bir olay. Ben bunu rahatlıkla ve bilinçle kullanıyorum.
Yani eğitimde de alaylısınız?
Doğru, bunu da konserin sergilemeye sunuş ortamında elde ettim gibi geliyor bana. Konsere her hava koşulunda, karda yağmurda, sıcakta geliyorlar. Gelenlerin geldiklerinden daha mutlu dönmeleri gerekiyor. Dolayısıyla konserlere daha bir özen gösterdiğimiz bir gerçek. Kısaca konserlerin bir eğitimsel olay olduğunu kabul ediyoruz. Bu daha ileri de daha da çok ortaya çıkacak.
Şimdi konunun yönünü biraz değiştirelim isterseniz. Söyleşinin başında okuduğunuz okullardan sözettik. Sizin okuldaki eğitiminiz mimar olmakla sonuçlandı. Neden mimar olmayı seçmiştiniz?
Kendimi çizgilere çok yakın buldum. Lisede ite kaka giden bir öğrenci iken, üniversite de olayı sevdiğim için açıldım başarılı bir öğrenci oldum.
Tabii bu bölümü kendiniz seçtiniz ve ekonomik olarak eğitiminiz mümkün oldu.
İmkânlarımı kendim yarattım, yapmadığım iş kalmadı, garsonluk yaptım araba kullandım, araba tamiri yaptım para kazanıp okudum.
İstediğiniz bölümde okumak, başarınızı olumlu yönde etkileyen unsurlardan biri değil mi? Bir başka deyişle, üniversite giriş sınavında istemediğiniz ancak puanınızın tuttuğu bir bölüme gitseydiniz başarılı bir öğrenci, iyi bir mimar olamazdınız.
Doğru. Zaten benimde yurt dışına gitmemin nedeni bu oldu. Liseyi bitirdiğim yıl üniversite giriş sı-
navlan başlamıştı ve sınavda "neresi çıkarsa bahtına" düşüncesi uygulanmak üzereydi. Güzel sanatlar akademisine girmek istiyordum ancak mimar olmam için fizik ve matematiğin iyi olması gerekiyordu. Oysa benim en başaramadığım dersti bunlar. Kazanamayacağımı anlamıştım. İşte o zaman "yurt dışına giderim, sürünürüm ama hiç olmazsa istediğim dalda okurum" dedim.
iradenizle, kendi gücünüzle başardınız bu işi yani?
Evet zaten irade insanın kendi olmasında en önemli etken.
Çocuklarla ilgili programlar size ne kazandırdı, ilerde neler yapmak istiyorsunuz?
Bu programlar yüzünden kendime olan güvenim daha da arttı. Bazan değişik yaş gruplarından çocukların sorulan beni bunalttı. Kendimi daha iyi donatıp, hazırlamam gerektiğine inandım. Bu kez daha iyi konular seçeceğiz. Konukların daha pratik ve zamanı çok iyi kullanan kişiler olmasına dikkat ede-
ceğiz. Televizyon bir tansiyon olayı, çocuk bir kez sıkılıp, başını çe-virdimi bir daha TY.ye bakmaz.
Sizin sanatçılıktan gelme bir yeteneğiniz var. Öğretmenlikte de en önemli olay çocuğun ilgisini çekmektedir.
Benim amacım da bu zaten bu. "Gelecekte Milli Eğitim Gençlik ve Kültür Bakam olmak istiyorum. Politikaya bulaşmadan, nasıl çalıştığımı göstermek istiyorum. Halkın yanımda olacağına inanıyorum.
Farzedin sizi Bakan yaptılar özel okullar hakkında ne düşünürdünüz. Biliyorsunuz giderek artıyor bu okullar.
Mahallede SSK’lı yok!
Yeni bir kitap konuşuluyor bugünlerde: "Acı Sigara". Onun için kimileri her ne kadar ‘alt kültür romanı’ tabirini kullansa da yazarı Sarp Bengü "Bu beni kesmez" diyor: "Bu bir hayat romanı."
GÖKSAN GÖKTAŞ
Şehrin de hayatın da arka sokağında, şehirden de hayattan da üvey evlat muamelesi gören, merkezin yanıbaşında ama merkezden uzak bir İstanbul semti; Tarlabaşı. Travestiler, bar konsomatrisleri, torbacılar, intiharını zamana yayanlar, kolpacılar, dümenciler, kronik işsizler, kronik ‘azınlıklar’, hayat kadınları, hayat adamları ve çocukları; kısacası hayatın ta kendisi... İşte bu cefası bol, sefası az alemin, ölümleriyle bile varlığını, dışarıdaki, yukarıdaki hayata ispatlayamayan ‘buralı yabancı’ları Sarp Bengü’nün kalemiyle çaktırmadan edebiyata sızdılar. Ortaya kesif dumanıyla önce genzi, sonra yüreği (eğer varsa) fena halde yakan "Acı Sigara" adlı bir roman çıktı. "Acı Sigara" için kimileri her ne kadar ‘alt kültür romanı’ tabirini kullansa da Sarp Bengü "Bu beni kesmez" diyor: "Bu bir hayat, bu bir Türkiye romanı. Oturup marjinallik olsun diye yazılmadı. Ben yaşadığımı, gördüğümü yazdım. Memleketi anlamak için kalkıp uzağa gitmeye gerek yok. Otobüs biletine verdiğin paraya yazık." Gerçekten "Acı Sigara" bir ‘Türkiş Trainspotting’ değil. "Abi ya valla biz de hep kaybediyoruz. Ses tonuna da hafiften bir bezginlik, kayıtsızlık versek, şöyle ‘cool’ takılsak iyi hatun indirir miyiz?" makamında bir ‘kaybeden’ fetişizmi de yapmıyor. ‘Efendime söyliim bizden niye bir Bukowski çıkmasın’ diye sayıklayanlar için de ziyadesiyle gerçek, ayakları ne yazık ki (!) ziyadesiyle ‘buraya’ basan bir roman "Acı Sigara"... O alemin renklerini, kokusunu barındırmasına karşın bir ‘canki’ romanı da değil. Gerçekliğiyle el yakan, huzursuzluğuyla huzur kaçıran, hayata, ölüme dair sorduğu sorularla zihin açan bir roman. Bengü’ye göre "Acı Sigara"yı acı bir roman haline getiren, insanların huzursuzluğu ve yarınsızlığı: "Evet uyuşturucu da var romanda. Ama kimse keyfinden kullanmıyor. Bu bir ders kitabı değil. Doğru mu yanlış mı onu tartışmıyor. ‘Hadi partiye gidelim, birer extacsy çakarız sabaha kadar dans ederiz,’ diyen kaymak tabaka insanları değil romanın kahramanları. Kimsenin yarını belli değil. Herkes kıçını kurtarmak derdinde. Romandaki o huzursuzluk o kasvet biraz da oradan geliyor. Hızır, neden çok önemli bir figür bu topraklarda. Çünkü geleceği Allah’tan sonra tek bilen adam o. İnsanlar bugünlerine bakıp geleceklerine ilişkin fikir yürütemiyorlar. Fal neden bu kadar önemli sanıyorsunuz bizim için. Bırakın işsizlik maaşını Tarlabaşı’nda, bizim mahallede kimsenin SSK’sı yok. Ama elektrikçi de giremiyor mahalleye. Giremez de... Geleceksizlik insanı çöküşe, yıkıma sürükleyebiliyor. "Acı Sigara" bu çöküşün romanı biraz da.." "Acı Sigara" yazarın ilk romanı ama ilk kitabı değil. Bengü yıllardır zihinsel özürlü çocuklar için çalışmalarda bulunan bir eğitimci, pedagog. Bengü’nün kendi alanıyla ilgili olarak okul öncesinde yetişkinlerin yanlışları üzerine kaleme aldığı "Yetişkinler İmparatorluğu", cinsel eğitimi konu alan "Ergenlikte ve Çocuklukta Cinsel Eğitim", "Cinselname" ve geçen yıl yayımlanan "Uyuşturucu Kullanma(ma) Kılavuzu; Taklamakan" adlı kitapları var. Sarp Bengü varoş kavramına ilişkin önemli bir tespitte bulunurken ‘edebiyat’ tanımlamasını da sorguluyor: "Yerleşim sosyolojisinde, dünyanın bütün şehir mimarilerine baktığmız zaman merkezin etrafındaki ilk daire en zengin yerdir. Mesela New York’u merkez alalım, Manhattan varoş olabilir mi? Ama Türkiye de bu böyle. Tarlabaşı örneğinde olduğu gibi merkezden sonraki ilk çember varoş. Bu çok ilginç. Bunun kökeni 6 - 7 Eylül olaylarına kadar uzanıyor. Neyse bunun üzerinde fazla durup ortalığı karıştırmayalım. Neticede orada varoş. Hemen dibinde yaşayıp yıllardır Beyoğlu’na çıkmayan insanlar var Tarlabaşı’nda. Evinde, semtinde hapis hayatı yaşıyor. Çünkü hayata, merkeze çıkacak maddi, manevi donanımı yok, zırhı, cephanesi yok. Şartlar ağırlaştıkça kendilerine gömülüyor insanlar. Ne kadar sağlıklı ne kadar doğru adam olmasını bekleyebilirsiniz bu insanlardan. Varoşta yaşanan hayatı yazınca bunun adı alt kültür edebiyatı mı oluyor. Peki Türkiye’de edebiyat hayatı ne kadar yansıtıyor?" "Acı Sigara" alttan alttan (belki de üstten üstten) değiş(mey)en yüzüyle bir Beyoğlu panoraması da sunuyor. Tüm debdebesine rağmen, yazarın tabiriyle ‘Beyoğlu Cadısı’nın Bizans’tan bu yana değişmeyen galiz yüzünü de anlatıyor roman. Ne yazsak, ne anlatsak "Acı Sigara nasıl bir roman?" sorusunun yanıtı yok. Yazarın söylediği gibi bu bir çöküşün kitabı biraz da. Hayatın dağınıklığından, kopuk kopukluğundan azade değil kendisi de. Aşk, ihanet, entrika, din, ahlâk, ibadet, cinsellik, ölüm, sefalet... Hayatın kimyasını oluşturan ‘envai çeşit’ element sızmış kitabın sayfalarına çaktırmadan. O yüzden dumanı ağır, inceden erotik, bir hayli nörotik ve fena halde narkotik bir roman "Acı Sigara".
|
"Asıl acı olanı daha yazmadım"
Tarlabaşı'nı mekân edinen belki de en keskin dilli roman Acı Sigara. Sarp Bengü kitabını, mahallesini, insanlarını, hikâyelerini ve Beyoğlu'ndaki köklerini anlattı
16/02/2002 (113 defa okundu)
MEHMET TEZ (Arşivi)
Acı Sigara'nın baş kahramanı Tanju gibi Tarlabaşı'nda oturuyor. Hatta 'Oraları bilen biri kitabı okuyunca benim evi kolayca bulabilir' diyor. Annesi, babası, anneannesi, dedesi; hepsi İstanbullu, Tarlabaşılı, Beyoğlulu. Sarp Bengü tıpkı Tanju gibi bir Tarlabaşı prensi. Onunla Stüdyo İmge'nin Tünel'deki ofisinde buluştuk. Acı Sigara'ları çayla katık edip Beyoğlu, Tarlabaşı, Marmaris, kadınlar ve peygamberler üzerine konuştuk. Acı Sigara nasıl şekillendi? Önceden eğitim içerikli denemeler yazıyordum. Okulda bize gösterilen case'lerdeki kurguyla roman kurgusunun birbirine çok benzediğini fark ettim. Sonra neden bir roman yazmayayım dedim. Bu da bir case çalışması sonuçta. Sistemi anlattınız, peki malzemeyi nasıl seçtiniz? Önceden yazdığım Taklamakan'dan zaten bir malzeme vardı elimde. Bunu bahsettiğim sisteme uydurunca Acı Sigara ortaya çıktı. Tarlabaşı hazır bir malzeme miydi yani? Tabii. Sonuçta Tarlabaşı'nda oturuyorum ben 10 yıldır. Kitabı okuyan biri, oraları biliyorsa benim evi kolayca bulabilir. Karakterler çok gerçek. Hepsi sanki Beyoğlu'nda yürürken karşımıza çıkacakmış gibi... Evet ve hayır. Bir kısmı gerçekten yaşıyor, bir kısmı yaşaması çok muhtemel hayal ürünü tipler, bir kısmı da gerçekten yaşayan ama kitapta farklı konumlarda olan insanlar. Mesela seni yazıyorum ama kitapta bir arkadaşımın sevgilisi olarak varsın. Senin yerinde de başka biri var.
Kars'a gitmeye gerek yok Komşularınızdan kitabı okuyup eleştirenler oldu mu? Hayır. Okumuyorlar çünkü. Ama mesela herhangi birinin ismi geçmişse çok mutlu oluyorlar. Ama çok daha medeniler bence. Vay sen beni yazdın diye kızmıyorlar en azından. Kitapta ana karakter Tanju dahil pek çok tipin kendisi olduğunu iddia edenler oldu. Adam geliyor niye beni yazdın diyor mesela. Ben seni yazmadım ki! Nasıl tepkiler aldınız? Valla pek almadım. Yalnız kitapta söz ettiğim barın çalışanları vay bizi nasıl öyle yazarsın diye tartaklayıp dışarı attılar beni. 'Osmanlı efendiliği eski zindanlardaki kuru kafalar gibi küfleniyordu,' derken kastettiğiniz nedir? Bu eğitim ile ilgili bir konu. Şu anda da intiharlar vesaire ile gündemde olan bir eğitim sorunu var bence. Daha okul öncesinde başlıyor. Onu yapma, bunu yapma... Çocuğun duygusal toleransını yok etmek üzerine kurulu bir sistem. Bu Osmanlı'ya özgü bir şey. Erkek çocuğu ona dokunmaz, bunu yapmaz... Tanzimat dönemi tiplemelerinde de vardır bu. Çocuk böyle yetişir büyür sonra hassas, içkiye meyilli, kendini mahveden bir adam, Osmanlı efendisi olur. Cumhuriyet döneminde çok daha mücadeleci bir çocuk tipi yetiştirildi. Ama yine de eskinin izleri geçerli. Aslında küflenir diyorum ama küflenemiyor hiçbir şey. Şehirlileşen köylüler, köylüleşen şehirliler... Orhan Pamuk, Kars'a gitti ya. Tarlabaşı burada, burnumuzun dibinde. Hayat gerçekten bu kadar acı mı orada? Valla aslında bunlar normal olanlar, bir de acılılar var ki ben onları yazmadım. Benim hayata genel bakışım da bu. Yani acılı hikayeler var her yanda. Biraz da peygamber gibi bakıyorum insanlara herhalde. Peygamberler için 'Çekirge yiyip şükreden güzel insanlar,' diyorsunuz. Evet. Çekirge yemeyeyim diye dilenmeyen insanlar. Şükretmeyi biliyorlar. Onun için güzeller. Böyle olmak mümkün mü peki? Hayat kolay değil tabii. İş yok, para yok. Bir kar yağar her yandan tak tuk sesler gelir. Tahta kırıyor herkes yakmak için. Artık ne bulursa. Hayat o kadar zor gidiyor ve o kadar yoğun ki. 'Yarın' çok önemli bir problem. Yarına çıkacak mıyız? Her gün, yarını düşünüyorsun. Üç gün sonrasını bilmiyorsun. Ne sosyal güvence, ne başka bir şey. Böyle bir hayat var ve bu hayat acı. Bunu aslında herkes biliyor ama görmezden gelmek işimize geliyor. İnsanlara 'Bakın burda böyle hayatlar var ve siz bunları bilmiyorsunuz,' demek istedim. Bunlar günümüzün insanları, gerçek insanlar. Yaşadıklarınızı mı yazdınız? Dante'ye sen 'İlahi Komedya'yı nasıl yazdın, nerden biliyorsun cehennemi cenneti?' diye sormuşlar. 'Bilmiyorum' demiş, 'nerden bileyim?'. Dengelemek lazım. Yaşadıklarım var tabii, yaşamadıklarım da var.
Sokakta punk, evde şalvarlı kız Marmaris ayağı var bir de romanın. Berbat bir yer olarak anlatıyorsunuz. Gittiniz mi gerçekten? Evet. Bir ara orda yaşayacaktım. Babam da orda öldü, tıpkı Tanju'nun babası gibi. Soğudum ben de. Güvercinlerimden dolayı bile ceza kestiler bana. Çevreyi kirletiyorum diye. Babamdan kaldı, ne yapsaydım. Hepsi de cins güvercinler. Marmaris'i hiç sevmem o yüzden. Denizine girersin gözün yanar, zaten hava sıcak. Ne balığının, ne yemeğinin tadı var oraların. İnsanlarıyla bile aynı dili konuşmuyoruz sanki. Tanju'nun eski karısı, oğlunu da alıp onu terk ediyor. Tanju'nun onun hakkında hiç iyi düşünmediği belli. Peki siz ne düşünüyorsunuz? O kadın taşradan gelmiş, ailesi tarafından daha iyi koca bulmak için üniversiteye yollanmış bir kız. Taşralılığını saklayamıyor bir süre sonra. Böyle hatunlar yok mu? Bakıyorsun 'Aaa punk bu kız' diye, eve bir gidiyorsun şalvarla dolaşıyor anasının dizi dibinde. Kitap boyunca gelişen olayları Kuranıkerim'deki ayetlerle açıklıyorsunuz. Yaptığınız tam olarak nedir? Kuran'ı üç dört defa okudum ve içlerinden bazı ayetleri ayıkladım. İncil ve Tevrat'ı da inceledim. Yani tabii ki ayetler gelişigüzel değil. Romanın kurgusu Kuran'ın kurgusuyla paralellik gösteriyor. Kitaptaki Yaprak, Kanat Güner'e çok benziyor... Evet ama yalnızca benziyor. O değil. Ben Kanat'ı çok severdim ve ölmesini hiç istemezdim. Onu anmak istedim.
Esrarlı sigara ve Kuran Pedagogsunuz değil mi? Eğitimbilimci desek daha doğru aslında. Üzerinde çalıştığınız başka bir kitap daha var sanırım. Evet. Sıkıntılı bir kadın var, onun hikayesi. Otistik bir çocuğu var ve onunla yatmış olmanın vicdani muhasebesini yapıyor. Ama tabii çok farklı yönleri var hikayenin. Bir ahlak tartışması yapmak istiyorum. Acı Sigara da aynı tartışmayı yapıyor aslında. Tanju'nun elindeki esrarlı sigarayla Kuran'ı karıştırması gibi... Çok yalın ve doğrudan bir dil kullanıyorsunuz. Bazen rahatsız edici olduğunu düşünüyor musunuz? Benim konuşmam o. Çevremdeki insanların da öyle. Mesela 'Önünde ya..k gibi haçı olan cenaze arabası,' diyorum. Ama gerçekten öyle. Bak istersen, o araba hala duruyor kilisenin önünde. Gelip görmelisin. Hakikaten ya..k gibi. Okuyanlar zaten ne kadar doğru anlatmışsın diyor. Yazmak dışında ne yapıyorsunuz? Otistik çocuklara özel dersler veriyorum. 15 sene filan oldu. Anaokulu işletirken başladım otistiklerle çalışmaya. Çok zorlu, çok ağır vakalarla çalışıyorum.
"Yanlış sokağa girersen ayıklanırsın" Tarlabaşı neyi temsil ediyor sizin için? Benim dedem İkinci Dünya Savaşı döneminde Beyoğlu'nda emniyet müdürlüğü yapmış. Ben Tarlabaşı'na geldikten sonra fark ettim. Kadere bak dedim, beni buraya getirdi. Annemlerin anlattığı hikayeleri hatırlayınca her binanın, sokağın hikayesini küçüklükten beri dinlediğimi fark ettim. Her seferinde 'Aa, orası burası işte' dediğim çok olmuştur. Dışarıdan göründüğü gibi bir yer değil orası. Çok sıcak, koruyucu, sana sahip çıkan bir yer. Size hanlar hamamlar kalmadı mı? Hiç. Babam Eyüp savcısıydı, ama gidip Yeşilpınar'ı çevirmemiş zamanında. Yapabilirdi bunu. Ben bu kültürden geliyorum. Bir daire almak için bile uğraşmamışlardır annemle babam. İstanbul'a dışarıdan gelenin tavrı ise farklı. Onu alalım, burayı çevirelim, apartman yapalım, otopark yapalım... Nasıl anılarınız var Tarlabaşı ve Beyoğlu'na ilişkin? Mesela Emek Sineması'nın üstünde, anneannemin arkadaşı Meliha'nımlara giderdik. 1890 yapımı bir binadır orası. O zaman kaloriferliydi, çok lüks yani. Anneannemle ilgili anılarım var. Emirgan'da taş ocağı işletirdi. 'Anneanne nereye gidiyorsun?' derdik. 'Oğlum ben dinamit almaya gidiyorum Sarıyer'e,' filan derdi. Sariyer'e dinamit almaya giden bir anneannem vardı yani. Bir yandan dedemin çalıştığı bina var, Beyoğlu Emniyet Amirliği. Ne zaman önünden geçsem aklıma geliyor. Anneannem şu an 85 yaşında. Tarlabaşı'na geldiğinde şurası bilmemkimin evi , burası bizim ev; hayal meyal hikayeler anlatıyor. Bunlar bana komik geliyor tabii. Bütün binalara bizim atfettiğimiz değerler farklı. Çiçek Pazarı farklı, Balık Pazarı farklı. Hepsi anlatılmaz ama bir sürü hikaye ve anı var benim ailemle ilgili buralarda geçen. Bunları da kullanmak istiyorum ilerde. Beyoğlu ve Tarlabaşı aslında aynı şey mi size göre? Evet ve hayır diyeceğim yine. Tarlabaşı, Beyoğlu emekçilerinin yaşadığı yer. Garson, müzisyen, ne bileyim aşçı, o alemin emekçileri bunlar. Ve Tarlabaşı'nda oturuyorlar. Bir de gerçekten çok farklı kültürlerden, dinlerden insanlar var. Pazar günü bir görsen mesela, kilise kıyafetleri içinde o Tarlabaşılıları, şaşırırsın yani. Sizin Beyoğlu'nuz nasıl bir yer? Valla benim aslında Cihangir'de filan oturmam normal karşılanırdı herhalde. Ama bana oraları çok yapay geldi. Benim çevremde hep orijinal insanlar var. Komşum Dikran amca var, ne bileyim kahveci, bakkal vs. Daha gerçek insanlar bunlar. Benim sokağım hakikaten iyidir. Gece emekleyerek gir, mutlaka seni evine götürür bırakırlar. Ama yanlış sokağa girmeyeceksin. Fena ayıklarlar adamı. Tanju bir Tarlabaşı prensi, siz de öyle misiniz? Valla ne bileyim. Tanju'ya yakıştı prenslik. Benim de benzer bir durumum var işte. Her şeye rağmen Tanju oradakiler gibi değil. Ya siz? Tanju'nun ailesi Tarlabaşı'na ait. Ama kendisi oraya sonradan geliyor. Köklerini görüyor sanki. Zaten o çevresindeki bozulmayı sefaleti görmüyor, başka bir Tarlabaşı'nı yaşıyor. Yani Tanju ben olamam bu noktada. Beni çok aşmış o. Keşke Tanju olsam. Yerleşik, köklerine bağlı bir insan mısınız, yoksa göçebe mi? Köklerime bağlıyım. Buraya. Eğitimde de buna inanırım. Yani geçmiş kuşakların sana zamanı gelince bayrak teslim etmesi gibi. Kitapta da Marie Claire, Tanju'ya devrediyor bu bayrağı zamanı gelince. Benim oğlum 13 yaşında. 14 yaşına gelince onunla erkek gibi konuşacağım. Bazı şeyleri anlatacağım. Yakın vadeli işlere inanmıyorum. Bırakma, gitme, asla vazgeçme... Bunlar benim için önemli. |
|
Tarih: 23:57, 23/12/2006 |
Yorum (0) | Bağlantı |
|
Cinselname(çocuklukta ve ergenlikte cinsel eğitim )SARP BENGÜ Bölüm 1
Çocukta ve Gençte CİNSEL EĞİTİM
Sarp Bengü
ÖNSÖZ
Cinsellik gibi ticari kaygılarla çok yinelenen, sakız gibi çok çiğnenen bir konu üstüne yazmak her yazarın başına gelmiştir. Kişinin kendine ait dünyası ile toplum arasındaki terazinin horozu, dış dünya ile insanın salt kendi arasındaki cinsellik üstüne, binlerce yıldır yazmayan kalmamıştır.
Eski meslekdaşlarımız gerek Batı dünyasında gerek Osmanlı'da cinsellik eğitimi üstüne yazmışlardır. Osmanlıca yazan meslekdaşlarımız, "Bahname" (cinsellik üstüne) diye çevirebileceğimiz bir isimle şehzadelere ilk gençlikle birlikte neredeyse bir yazılı ders sunmuşlardır.
Eski Bahnameler bugün bize şaşırtıcı ve "gayri ahlâki" gelebilmektedir. Çünkü insanın sürekli gelişen kişiliği, devingen bir dış dünya ile yaşayıp gitmektedir. Sunduğumuz kitapta geçmiş cinsel yaşantı ve bugün yaşadıklarımızla zaman zaman ne kadar baskı altında olduğumuzu, insanımıza ne denli baskı yaptığımızı göstermek istedik. Cinsel eğitimde de biraz daha kendimiz olmaya, biraz daha insanı sevmeye, biraz daha hoşgörülü olmaya itecek yaşamsal noktaları göstermeye çalıştık.
Cinsel dünyamızda mutsuz insanların toplumsal ve özel yaşantılarında da keyifsiz ve mutsuz olacakları bir gerçektir.
Burada eğitimcilere de büyük görevler düşmektedir. Gençlerin cinsel yaşantısında onların birbirlerinin dünyasını zedelemeden, ancak onların cinsel yaşantısına ket vurmadan rehberlik etmeleri gereğini du-yumsamalıdırlar. Binlerce yıldır üst yaştakilerin gençler üstündeki egemenliğini kırmada tüm anne - babaların ve eğitimcilerin iyi niyetli olduğunu düşünerek size bu kitabı sunuyoruz.
sarp bengü
Cinsellik ve eğitimi üstüne
Yaşamımızın kaynağını borçlu olduğumuz cinsellik üstüne insanımızın bitmeyen merakına şaşmamak olası değil. Kimbilir belki alkolün etkisiyle Dionysos'tan bir dithyrambosun rüzgârının ardına saklanmış gizemli bir öpücükle başlayan aşk dansı hangi güzel çocuğu aramıza katacaktır. Köyde, kentte, fabrikalarda yalnızlığın aralanan perdelerinden atılan bakışlar, sıcacık bir dost ararken, insanın doğal düzlemde ne denli sınıfsız, ne denli bireysel, ne denli yalnız olduğunun kanıtlarıdır. Nedir, bakıyorsunuz cinsel organı ile birlikte doğmuş insanlar iç çamaşırlarının altında bilinmez bir giz varmışcasına ve buna yalnızca kendi, kendi bildiği zamandan beri sahipmişcesine gazetelerde bilmemne abla ya da doktor amcalarına bir göz atmadan edemiyorlar. Üstelik bu mektupları danışanlarına yazmanın dışında kimseye açılamasalar yine kabul. Kahvede, otobüs durağında bir sinemanın fuayesinde gözlerini karşı cinsin albenisine yapıştırırlar da yine de amcalarına sorarlar; çünkü konu yasaklıdır!
Bizim toplumumuzda insan daha bir cinsel doğar.
Doğduğunda erkek olduğu için tüm bir aileyi neşeye boğarken dişi doğmasının ödülünü cami avlusunda alabilir. Doğal olarak cinsellik doğal düzlemde sınıfsızken (biokimyasal olarak yiyeceklerle) erkek ya da kız çocuk sahibi olmak bir oranda olası. Ancak karbonhidrata dayalı beslenme biçimiyle erkek çocuğa, proteinli beslenmeyle kız çocuğuna gebe kalındığı bir durumda doğanın dengesine ne demeli? Erkek egemenliği yine zengin kadınların elinde kadın egemenliğine mi dönüşecek dersiniz? Cinselliğin sınıflar içinde yer aldığı statü ve yaşamda kapladığı alanların büyüklüğü farklıdır. Sınıfların tam olarak Batılı anlamda ele alınamayacağı toplumumuzda cinselliğe yaklaşım erkekte kışkırtıcı, kadında bastırıcı olunca (E.Atabek) bir genel eğitim yanlışı haline geliyor ve toplumun her kesiminde kız gibi erkeklere ve erkek gibi kadınlara saygı artarken, gayliğin en yasaklı ve en yaygın olduğu bir toplum haline de dönüşebiliyor. İşte cinselliğe kendisi sınıfsal olmadığı halde sınıfların kendi olanakları ile yaklaşım onu bir fizyolojik farklılık halinden çıkarıp yine kültürün, ekonominin belirlediği sınıfsal bir farklılık haline getiriyor. Sözü bunca dolandırıp dediğimiz şey şu, cinsellik insanın belli bir zamanına değil tüm yaşamına ait toplumsallığı tamamlayan ve toplumsal olmayı sağlayan güdüleyici olabileceği gibi ket vurabileceği yaşamanın ta kendisidir. Yani bir kez daha dile getirirsek, cinsellik gelişip kendi sağlıklı örgüsünü örmediği taktirde sağlıklı bir yaşamdan söz etmemiz de olası değildir.
Cumbalara takılmış kafeslerin ardından yüzyıllarca bakmış annelerimiz ve adeta kafes ardından bakan ceylan gözlerle tahrik olabilen dedelerimizin hiç konuşmadığı cinselliğe yaklaşırken, babalarımızın sevgili Freud'un karşı savunma mekanizmaları kırılmamış toplumunda yaşıyoruz. Gerçi savunma mekanizmalarının ardına çoğu kez analitik yaklaşımın paradoksları da iter bizleri, ancak yine de cinselliğe başlandığında klasik giriş olan oral evre, anal evre ile başlangıç yapmayıp buraları zaman zaman karıştırmakla yetineceğiz.
İnsanın doğumundan sonraki gelişim evreleri içinde Piaget'nin emme evresi dediği dünyayı ağız ile tanıma evresi ve giderek yakalama sürecine (dokunma ve duyusal tanıma evresi) geçişini salt cinsel dönemler olarak adlandırmak doğrusu tam Freud'çu yaklaşım olur. Ancak insanın emme reflekslerinin olduğu süreç içinde annesinin memesinin tadına varması, babasının dokunuşlarını duyumsaması birincil olarak insanın varlığını tanıması ve dünyadaki yerini öğrenmesi vardır. Ailenin içinde bir düzen, bir sistem varsa, gerek anne gerekse baba çocuğu ile ilgilenecek, ona çeşitli oyunlar yaparak bedenini ona bir kez daha kanıtlayacak ve dokunuşları ile güven verecektir. Geleneksel yetiştiriş ve bakımlar içinde Hintlilerin yeni doğmuş çocukları hergün belli süreler ovmaları her ne kadar kendi inançları ile bağıntılıysa da çocuğa güven verici geleneksel bir yöntemdir. Bizde geleneksel olan nedir? Annenin çocuğu ağlatmamak için sonuna dek (belki
beş yaşına dek) meme vermesi mi ya da artık yeni yaklaşımlarla üç ayda memeden kesmesi mi? Doğal olarak birincisi daha gelenekseldir. Doğrusu Batılılar ve Unicef anne sütü kampanyasını ülkemize getirdiklerinde anne sütü kullanımının yaygın olduğunu gördüler ve kampanyayı fazla yaygınlaştırmadılar. İyi de, anne sütünün yeterince alınması cinsel temelin oral ya da emme sürecinde tamamlandığını mı gösteriyor? Üstelik herkes üç yaşına dek meme emmekten yalama olmuş duldalarında emzik gibi sigarası ile gezinirken oral evrenin tatmin olduğunu mu söylemeliyiz, yoksa babanın etkileşiminin az olduğu ve babasının çocuğun bilişsel yapısına katkıda bulunan etkileşiminin yetersizliği dolayısıyla toplumsallaşmanın yetersizliğinden mi söz etmeliyiz?
Televizyonlarda kız tavlama sanatları üstüne dakikası bilmem kaç liradan cinsel eğitim almaya çalışan bir toplumda emme ve yakalama süreçleri içindeki eksiklerden çok birbirleri ile iletişim kuramamış bireylerden söz etmek gerekir gibi gözüküyor. Harem - selâm ayrılmış bir toplumsal gelenekle kadınlar peçelerini örterken korktukları cinsel organlarını bir türlü kapatamıyor, üstüne üstlük hâlâ harem - selâmlara gereksinim duyuyorlar. Bu arada aile içi cinsel ilişkinin ve artık moda ismiyle ensest'in amca (teyze - dayı) kızı - oğlu evlenmeleri ile yasal ve toplumda legalize olmuş biçimine, kışladan çıktığında elele dolaşan askerlerine ve ünlü edilen travesti, trans-seksüel ve eşcinsellerine, dahası ve en tehlikelisi, sözde
masumluk simgesi küçük çocukların ünlü olmuş sesleri ile sözde kuran okuyan dört beş yaşındaki kız çocuklarının resimlerini evlerine, minibüslerine asan insanların arasında yaşadığımızı kabullenmeli ve "cinsel" eğitimden de öte genel anlamı ile eğitime önem vermemiz gerektiğini görmeliyiz.
Cinselliği toplumsallaşma ile örtüşük gördüğümüz bu bölümde kültürel olarak kadın erkek birarada yaşamaya alışık olmadığımızın altını çizmek gerekiyor. Kadın erkek birarada iken sorun çıkar diyen bir yaklaşımla kadını ve erkeği ayıran az erkekli putperest ve anaerkil bir topluluğun tek tanrılı dine çok geç kavuşmasının getirdiği kurallar uzun yıllar insanlarımızı birbirinden (kadın - erkek) uzak iki ayrı kültür haline getirmişken, anal ve oral evre "muhabbetleri" bugünlerin amiyane tabiriyle biraz "geyik muhabbeti" oluyor. Şimdi bir kez daha yineleyelim ki, cinselliğin kişiler arası iletişimi boyutundaki belirsizliğini irdelemeyi ön plâna koymalıyız.
Cinselliğin iki cins arası iletişimi bugün de halkımız için ön plândadır. Ön plânda olmasaydı "onu çıldırtmanın yollan" , "arkadaş arıyorum", "sen orada mısın" gibi tele danışma hatları şakır şakır çalışmazdı. Kültürel boyutta, bir kadın ve bir erkeğin küçük yaşlardan başlayarak dini eğitiminin getirdiği bir yaygınlıkla ayrılması irdelememizin önündeki en büyük engeli oluşturuyor. Hoş artık Anadolu şiveli badem bıyık arkadaşlarımızın iki bine beş kala her derde deva din işlemesine alıştık. Üstelik bu agresif kar-
deşlerimizin kafalarından "şeytanı" atmaya çalışırken bizim bir eğitimci kimliği ile ortalığı karıştırmamız bilmem nasıl karşılanır?
Hoşnut olmayanlar çıksa da biz Adem ve Havva'yı iki kutba koyuş ve bugün onların kendi kutuplarında yalnız kalışını dini eğitim ve dinsel inanışların yaygınlığında soruşturacağız. Kız çocuklarını on üç yaşına geldiklerinde ya da ilk âdetlerinden başlayarak erkeklerden ayırmanın İsa'dan sonra altıyüzlü yıllarda önemli bir koruma olduğunu gözardı etmeyelim. Ticaret yollarının güvensiz, (gidip-dönmeyenin) olduğu bir zamanda, üstelik kabile savaşları ile erkeklerin patır patır eksildiği bir zamanda ve genel insan erkek - dişi oranının % 10'la erkekler tarafından geri planda işlendiği doğal bir zeminde, yani zaten erkek kıtlığında kadın, kız çocuklarının fazlalıktan boğazlandığı bir çağda erkeklerle kadınları ayır-mayacaklardı da neyleyeceklerdi? Elbette bir erkeğe çok kadın düşecekti. Üstelik çok kadın beslemek sevap. Kız çocuklarını öldürmediklerine göre tüketimi artırmaktan başka çareleri gözükmüyordu. Tüm bu fazlalığa karşın bir de eşcinsel ilişkiye evet demeleri gerekmiyordu herhalde. İşte biz de dini "tefsir" yaptık. İslâmiyet öncesi putperest Arabistan'da kadınlar ve erkekleri birarada tutmak diğer dinlerden bile habersiz bir topluluk için mutlaka çok zordu. Ancak şimdi insanların toplumsallaştıkları okullarda, özellikle karma eğitim yapılan okullarda öğrenci kız erkek arkadaşlığı ya da dostluğu diye bir kavram oluşturdukları,
dahası düzeyli bir beraberlik yaşadıkları bir gerçektir. Dini kurumlarda birbirlerinden ayrı ibadet eden, birbirlerinden ayrı okullara gidecek ve sadece evlendikleri gün birbirlerinin yüzünü görebilecekleri bir ilişkiden ne denli sağlıklı çocuklar çıkacak ve o toplumda iki cinsiyet arası ilişkiler ne denli sağlıklı olacaktır?
Sağlıklı çocuklar yetiştirmemiz için elbette sağlıklı e-beveyn ve yetişkinlere gereksinimimiz var. Burada "Sağlık" sözcüğü ile altını çizdiğimiz doğal olarak ruh sağlığıdır. Ruh sağlığının bütünü olarak özetleyebileceğimiz metabolizmanın düzeni, uyku düzeni, cinsel düzenlilik, sağlıklı sosyalizasyon, bağımsız ve yaratıcı kişilik, duygusal toleransı yüksek bir gelişim, kendini cinsel yaşantıda da gösterecektir. Aile düzeninde ve yetiştirilişinde çeşitli yanlışlar olan, sözgelimi, aşırı koruma ile duygusal olarak geri bıraktırılmış, sosyalizasyonu zayıf, kendi yeterlik duygusunun farkına varmamış ve kendine güveni olmayan bir çocuktan gelecekte de sağılıklı bir cinsel anlayış ve yaşam beklemek çok mantıklı olmayacaktır.
Bugüne dek cinsel eğitim üstüne yazılan kitaplarda genelde ele alınan (hele okul öncesi ile ilgili ise) birtakım gerçekleri çocuklara utanmadan nasıl anlatacağımız üstünedir. Oysa temel yanlış buradadır; eğer yetişkin çocuğunun cinsellikle ilgili sorunlarına utanarak yaklaşmaya başlamışsa, hem kendi cinsel yaşamının sorgulamasını yanlış yapmakta, hem de aynı yanlışı, yani utanç mantığını akılcı bir yöntemle açıklama yolu ile
çocuğa yansıtma durumundadır. Bu konuda ana-okullarında çeşitli örnekler görmemiz olasıdır.
|
Tarih: 22:20, 20/2/2006 |
Yorum (3) | Bağlantı |
|
Cinselname(çocuklukta ve ergenlikte cinsel eğitim )SARP BENGÜ Bölüm 2
Ahlaki yaklaşımların tehlikeleri
4 yaş altı aylık Y. ile 4 yaşındaki Z.'nin anaokulundaki cinsel kimlik gelişimi ve eğitimli olmayan anaokulu sahibi ile ailelerin yaklaşımı bir anlamda toplumsal olarak cinsel eğitim konusunda yanlışlara ne denli yatkın olduğumuzu gösteriyor. Cinsel konuda yanlışlara eğilimli olmamızın nedeni çoğu kez cinsel öğreti ve tavırların sosyalizasyonu gelişmemiş çocukta yanlış bir yönlendirme yapmama kaygısından kaynaklandığı açıktır. Çocuklar cinselliği, herkes gibi kendi sosyal gelişimleri içinde ve bilişsel evreleri içinde yaşamaktadır. Bizim içimize su serpmesi gereken en önemli bilgi de çocuklarımızın cinsel ilgisinin geliştiği bir dönemde bizlerden iyi niyetle örnek olmayı istemeleridir.
Annesi ve babası kısa süre önce ayrılmış Y. hareketli bir çocuktu. Z.'nin annesi ve babası birlikte ve u-yumlu yaşayan bir çiftti. Y.'nin annesi ise erkek arkadaşı ile birlikte yaşamaya başlamıştı. Y. ile de iyi ilişkiler kurmaya çalışan annesinin erkek arkadaşı üstelik Y.'nin annesi ve babası ile yakın arkadaştı. Bu arada, zaten aşırı hareketli olan ve ilk yaşından başlayarak hiperkinesi tedavisi gören Y., yaşıtı tüm arkadaşlarını dudaktan öpmeğe ve tıpkı yetişkinler gibi "eşi" ile yan yana yatma
isteğinde ısrarlı olmağa başlamıştı. "Hadi Z.'çiğim" diyordu, çok sevdiği arkadaşına, "seninle karı kocalar gibi birlikte yatalım." Öğretmeni durum karşısında ne yapacağını şaşırarak okul danışmanına gitti. Danışman, Y'nin hiperkinezisinin ve ailevi durumunun yanısıra yaş özelliklerini gözönüne alarak uyku odasında birlikte yatabileceklerini söyledi. Danışmana göre Y.'nin isteği doğal bir istekti. Üstelik diğer çocukların eleştirileri ile Z.'de birlikte yatmak istemez olmuştu. Y. kendini yalnız duyumsuyordu. Taklit yolu ile annesinin yaşadıklarına anlam vermeğe çalışıyordu. Birlikte yatmanın yalnızca karı kocalara ait olduğunu düşünerek, böylesi bir çözüm bulmuştu. Öğretmene bu açıklama yeterli geldi. Ancak anaokulu sahibi eski köy öğretmeni bunun ahlaksızlık olacağını öne sürerek ben "muhabbet tellalı" mıyım gibi bir yaklaşımla öğretmeni çağırarak birlikte yatma işine kesinlikle karşı geldi. Bundan sonra zeki Y.'miz, kızlara karşı ilgi gösterdiğinde yetişkinlerin tepkisini keşfederek kullanmaya başladı. Okul sahibi köy öğretmeni çaresiz kaldı. Ona göre annesi ahlaksız (!) olduğu için Y. böylesi davranıyordu. Y. zaten gayri meşru bir çocuktu ve ahlaksız yetişiyordu, ya da evde annesi ona porno film izlettiriyordu. Cinsel konuda ailesi yanlış yaklaşımlarda bulunmuştu. Tabii tüm teşhisleri yanlış, üstelik mesleki etik dışıydı.
Oysa herkesin ahlaki yaklaşımları sosyal çevresine aittir. Çocukta cinsel sorunlara benzeyen olgular aslında
bizlerin cinsel ve sosyal yorumlarımızdaki açmazlardır. Y. bir taraftan annesini kıskanıyor bir yandan da annesinin erkek arkadaşı ile ilişkisini kabullenmeğe çalışıyordu. Onların karı - koca gibi yasal bir zeminle yatmalarını annesi ile özdeşleyerek yaşamağa çalışıyordu. Y. gerçekten yaşama bir anlam vermeğe ve kişiliğini oturtmağa çalışıyordu. Cinsel birlikteliklere vereceği anlam; onun tüm yaşantısına cinsel kimlik getirecekti. Aslında bu tip köy öğretmenleri ve aileler için 8. yüzyıl pedagoglarından Owen şöyle bir yaklaşım getirir;
"Öğretmen öğrencileriyle yakın konuşmalı, onların eğilimlerine anlayış göstermeli, kimi zaman eğlencelerin arasına katılmalı ve gerektiği zaman onları bizim sistemiz içine yöneltmeli." Çocukları anlamadan onlara getirilecek yaklaşımlara; ahlaki bakış açılarına karşı son derece dikkatli olmalıyız. Ancak eğitimin genelde yaşadığı sorun cinsel eğitimde de kendini gösterir. Kendi cinsel yaşamına tabularla yanaşıp kendi cinselliğini yadsıyan insanlar, elbette cinsel olguları çocuklarda yanlış değerlendirenlerdir. Çocuk cinselliğini kabul etmek ve cinsel gelişim evrelerine uyum sağlamak aslında hiç zor değildir. O merak ettiği evreler içindeki soruları sorarken çok doğaldır ve söylediklerinizi hemen değerlendirecektir.
Cinselliğe böyle bakınca cinsel sorunlar üstüne okunan kitaplar, cinsellik konusunda aileler için merakları giderecek yayınlar ne yazık ki cinselliği öğrenmeye çalışan çocuğa hiç bir yarar getirmiyor. Benzeri ahlaki yaklaşımlarla birçok cinsel olgu cinsel yanlışa dönüşmüştür.
Seks - Şiddet - Çocuk
Cinsellik... Biz yetişkinler pek kabul etmesek de, çocukların yaşamını oluşturan, renklendiren, olmadığında fırtınalar yaşatan olgulardan, fizyolojik ve psikolojik gereksinimlerinden biridir.
Anadolu köylüsünün tanımları, Anadolu felsefesini Halikarnas Balıkçısı'nın deyimiyle "İon" felsefesini çok çağrıştırır. Aydınlı köylüsünün yaşamı tanımlayışı şöyleydi: "Yaşam dediğin ne ki, eti pişirip yemek, eti ete sürtmek..." İşte böyle bakınca bizim Anadolu köylüsü Freud'u çoktan çözmüş oluyor tabiî... Geleneksel bakış açısı içinde çocuk ve cinsellik diye bir sorun da yoktur. Erginlik çağına ulaştığında çocuk zaten çocuk değildir. Ondan önce de her türlü cinsel fanteziye karışabilir ama "masumca" okşanır. Üç yaşına kadar emzirilir, altı temiz tutulsun diye bolca yıkanır okşanır, ama o çocuktur, masumdur. Ona cinsellik bulaştırılmaz. Çocuklar toplumun doğru kabul ettiği yasal bir cinsel yaşamla (evlilikle) dünyaya geldiklerinde yaygın görüşe göre melektir. Üstüne hiçbir çamur bulaştırılmaz. Üstelik hiçbir cinsel öge içermez. Batı tasvirlerinde de melekler çocuktur. Ne
olduğu belli olmayan (cinsel anlamda) ince sesleri ile kilise korolarının çömezleri de melek çağrışımları yayınlar. Çocuk ve cinsellik sözcüklerinin yan yana çizilmesi de melek ile şeytanın yanyana çizilmesi görüntüsü verir topluma. Cinselliği on emir ile kanun kitap altına almış, eski ahidden çıkma yeni ahidin inananları da kendilerini bastıra bastıra konserve kutusuna tıkmışlar ve bay Freud da derdini anlatana kadar göbeğini çatlatmış. Cinsellik konusunda sosyal ve teknik bilimlerde bize önderlik yapan batı dünyası bizlerden daha tutucu olmuştur. Din etkisi batı dünyasını cinselliğin günah sayılmasında ileri götürdükçe yeni yasak meyveler yemişler ve sonunda cinsel özgürlüğü de onlar icat etmişlerdir. Batı dünyası yasaklarını artırdıkça takıntılarının arttığını da inkar etmemiştir. Çocuklar konusunda da cinsel benzetmelerden hiç kaçınmamışlardır...
"BB bu nympheler içinde en kusursuzu, arkadan bakınca bir dansöz gövdesine benzeyen ince kaslı gövdesinin hem erkek hem dişi görünüşü, kadınlığı güzel göğsünde ortaya çıkıyor. Melisande'ın uzun çekici bukleleri omuzlarına dökülüyor; düzensiz başıboş... Dudakları somurtkan bir çocuğun dudakları ama ne kadar da öpüşken dudaklar onlar. Şık elbiselere, korselere bütün o yapma şeylere boş veriyor (Brigitte Bardot, Simon de Be-auvoir, Uğrak kitabevi Mayıs 1966, çeviri : Ülkü Tamer).
Evet, birçok okuyucuya 'seks ve çocuk' sözcüklerinin yan yana yazılması alaca karanlık kuşağı etkisi
yapıp gönül yapraklarını soğuk soğuk titretmektedir.
Oysa çocuğun olgunlaşma belirtileri gözükmeye başladığında, cinselliği üreme düzeyine geldiği günlere dek (ergenlik ya da erinlik) yaşam kendi sahnesini ve dekorlarını çatmaktadır. Bugün cinselliğe ve çocuk cinselliği gibi bir olguya bakmak, eski yıllardan daha az bir cesareti gerektiriyorsa da bu işte hâlâ bir cambaz riski olduğu da gerçektir. Montaigne, Aşk isimli denemesinde doğal olan şeylere karşı gelenleri konuğu karşısında yemek yerken (kibarlık olsun diye) çiğnemeden yutanlara benzetiyor. Ola ki Fransızlar o zaman da yapaylık seviyormuş ve cinsellikte de bakış aynı yapaylıkla bizlere dek ulaşmış ki Montaigne şöyle buyurur olmuş:
"Yaşamlarını gizleyen, başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar da var. Sağlıklı sevinç içinde olmak onlar için en zararlı, en belâlı hallerdir."
Şimdi bizler hala, çocuklarımızın sağlıklı cinselliklerini onlardan soyutlayarak kendi ahlaki tutumumuzla biçimlendirerek evlatlarımıza melek kanadı takip cinsel organlarını isis rahibeleri gibi gömmüyor muyuz?
Ne yazık ki, cinsel organların gömülmesi işinde kimi zaman eğitimcileri de arkasına almaya çalışan, onları suç ortağı etmeye çalışan bağnazlar her zaman olmuştur. Bağnazların olması doğal da, eğitimcilere ne oluyor ki demeyin. Düzen peştemalcılığ | | | |