havalandırma servisi

Tanım

eski yayım kitap tanıtımı


Bağlantılarım

» Ana Sayfa
» Profilim
» Arşiv
» Arkadaşlarım

oturan boğa ve özgürlük mektubu

Oturan Boğa'nın kabilesi bağımsızlık ilan etti

 
Oturan Boğa'nın kabilesi bağımsızlık ilan etti Amerika kıtasındaki Lakota kabilesi (Siyular) 150 yıl önce atalarının ABD ile imzaladığı anlaşmaları feshettiklerini açıkladı.

Oturan Boğa (Sitting Bull) ve Çılgın At (Crazy Horse) gibi büyük kabile şeflerinin mensup olduğu Lakota kabilesinin temsilcisi Russel Means,  Washington'da düzenlediği basın toplantısında, "biz artık ABD vatandaşı değiliz ve bizim toprağımızın yer aldığı 5 eyalette yaşamak isteyenler bize katılmakta özgürler" dedi.

Means, Amerikan vatandaşlığından çıkmaları halinde kendi topraklarında yaşayanlara pasaport ve ehliyet vereceklerini de söyledi.

Lakota kabilesi yetkililerinden oluşan bir heyet hafta başında ABD  Dışişleri Bakanlığına gönderdikleri mesajda, Amerikan Federal  Hükümetiyle bazıları 150 yıl kadar önce imzalanan anlaşmalardan tek  taraflı olarak çekildiklerini açıklamıştı.

Kabile yetkilileri, anlaşmaları, "değersiz bir kağıt parçasındaki  değersiz sözler" olarak niteliyor ve bu anlaşmaların kendi kültürlerini,  geleneklerini ve topraklarını çalmak için defalarda ihlal edildiğini  söylüyor.

Yerlilerin davasının savunucularından olan ve 1977'de yerli haklarının  ele alındığı uluslararası bir konferansı düzenlenmesine öncülük eden  Phyllis Young da, ABD ile 33 anlaşma anlaşma imzaladıklarını ve bu  anlaşmalara uyulmadığını belirtiyor.


Tarih: 18:31, 20/12/2007
Yorum (0) | Bağlantı

noam Chomsky:Psiko -aktiv madder

Noam Chomsky'nin, esrar ve genel olarak uyuşturucu/psikoaktif maddeler üzerine görüşleri..

Noam Chomsky: Esrar ...
noam_chomsky_on_marijuana.jpg, image/jpeg, 360x266

Bir maddeyi kullanmak suç olarak kabul edilmemelidir, çünkü henüz bir kurbanı yoktur. Eğer ölümcül maddelerin dağıtımından bahsetmek istiyorsanız, evet, bu tartışılması gereken bir konu, ama biraz ciddi olalım. Tütün bu konuda rakip tanımıyor. Alkol ikinci sırada. Ağır uyuşturucular oldukça alt sıralarda yer alıyor. Dahası kişi için çok zararlı olmasına rağmen, uyuşturucu kullanımının oldukça zayıf bir toplumsal etkisi var. Ağır uyuşturucularla ilgili suçlar çoğunlukla maddelerin yasaklanmasının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Eğer ilkeniz ölümcül maddelerin topluma dağıtılmasını engellemekse, ilk peşine düşmeniz gereken tütündür, bir sonraki de alkoldür, listenin alt sıralarında kokaine ulaşırsınız ve neredeyse görülemeyecek kadar aşağılarda da esrara varırsınız. [Soru: kokain kullanan biri daha fazla mı şiddete yatkındır?] Hayır, yüksek suç oranı kokain almaktan ve satmaktan kaynaklanıyor, fakat bu yasadışı olmasıyla ilgili bir durum. Bunun sebebi suç kapsamına alınmış olması, maddenin etkileri değil. Bu konuyla ilgili iyi araştırmalar var. Tütünün şiddet yarattığı söylenemez, ama alkol kesinlikle yaratıyor. Alkol nedeniyle gerçekleşen ölümler, ağır uyuşturucular nedeniyle gerçekleşen ölümlerin çok ötesinde, ve eğer ayırt ederseniz, ağır uyuşturucular konusunda ölümler yasadışı olmalarının bir sonucu. Evet, uyuşturucu çeteleri ve torbacılar bölgeler için çatışıyorlar, ve tabi ki bazı ölümler yaşanıyor. Al Capone'un Chicago'yu yönetmesi gibi bir şey. Ama bu yasadışılığın bir sonucu, uyuşturucunun değil. Uyuşturucular daha çok insanları pasifleştirmeye yöneliktir. Diğer yandan alkol insanları saldırganlaştırıyor. Suçluluk edebiyatı üzerine kapsamlı araştırmalar var, sonuçlarına bir göz atabilirsiniz. Temel sonuç, tütün diğer her şeyden daha fazla ölüme neden oluyor, en ön sırada yer alıyor. Dahası sadece kullananları değil, herkesi etkiliyor. Sadece pasif sigara içiciliğinden kaynaklanan ölümler bile uyuşturuculardan kaynaklanan ölümlere oranla çok daha fazla. Daha da önemlisi gelecek nesle de nüfuz ediyor. Alkol en büyük ikinci katil, ve sadece kullanıcılarını öldüren bir katil değil, şiddetle olan ilişkisi nedeniyle diğer insanların da ölümüne neden oluyor. Sırada uyuşturucular var, seyrek olarak diğer insanlar için zararlı olurlar ve genelde zararı kullanana dokunur. Sonunda esrara ulaşıyoruz, son baktığımda bu ülkede 60 milyon kullanıcı olduğunu görmüştüm, ve bilinen tek bir aşırı doz vakası yok. Tabi ki, sizin için iyi bir şey değil, şüphesiz, ama risk aşağı yukarı kahve seviyesinde.Ve işin aslı, şunun farkına varın, esrarı yasaklamak için hiçbir zaman tıbbi bir gerekçe varolmadı. Eğer ilgili iseniz, bununla ilgili tarihi inceledim, anlatmamı ister misiniz bilmem, ama oldukça ilginç bir tarihi var. Çok kaba olarak, maddeler tehlikeli sınıflarla ilişkili oldukları için yasadışı ilan edildiler, bilirsiniz fakir insanlar, çalışan insanlar. Mesela İngiltere'de 19. yüzyılda bir dönem cin yasaklandı, ama viski yasaklanmadı, çünkü cin genelde yoksul insanlar tarafından tüketilirdi. Bu crack veya toz için verilen cezalara benziyor. ABD'de alkol yasağı'nın (Prohibition) ilk yıllarında hedeflerden biri göçmen işçilerdi, New York‘un saloon barlarının müdavimleri, bu adamların ensesine binmek gerekiyordu. Yukarı New York'ta yaşayan zenginler ne olursa olsun içeceklerdi, bilirsiniz, işten çıkıp eve geldiklerinde içmek isterler. Peki ya esrar? Esrar (marijuana) Meksikalılarla beraber geldi ve ilk esrar yasakları Güneydoğu'daki eyaletlerde başladı. New Mexico, ardından Utah ve diğerleri, bu yasaklar özellikle Meksikalıları hedef alıyordu. Esrar, alkol yasağı'nın bitmesinden kısa bir süre sonrasına kadar yasadışı değildi. Alkol yasağı sona erdiğinde dev bir narkotik büromuz vardı ve bir işe yaramaları gerekiyordu. Ve birden esrarın size bütün kötü şeyleri yapacağını keşfettiler. Bu konudaki Senato kayıtları gerçekten şaşırtıcı. Amerikan Tıp Kurumundan bir temsilci var ve ellerinde bu yönde hiçbir tıbbi delil olmadığını söylüyor. Susturuldu, itham edildi, bilirsiniz, ondan bir şekilde kurtuldular. Sonra başka birini buldular, kelimenin tam anlamıyla böyle oldu, Temple Üniversitesinde ders veren ve marijuana ile köpekler üzerinde araştırmalar yapan bir farmakolog buldular. Tutanaklar çok eğlenceli, kesinlikle okumalısınız. Bu adamı getiriyorlar ve o da köpeklere marijuana verdiğinde köpeklerin çıldırdığını söylüyor, düşünün işte, akla gelebilecek her şeyi yapıyorlardı. Ve sonra, bir Senatör veya öyle biri, bu adama bir soru soruyor, bunu hafızamdan anlatıyorum bu yüzden biraz eksik olabilir ama aşağı yukarı böyle bir şey, 1930'larda geçiyor. Esrarı hiç insanlar üzerinde denedin mi diye soruyor. O da evet, kendi üzerimde denedim diyor. Peki, ne oldu diye sorulunca da, bir akbaba oldum ve odanın içinde uçtum diyor. Ve tabi “aman tanrım, bu berbat bir şey, insanları delirtiyor.” diyorlar hep bir ağızdan. Ve Kongre esrarın insanları delirttiğini açıklıyor. Ama sonra bir şey oldu. Savunma avukatları buradan bir fikir yürüttüler; tamam biz bunu bir cinnet savunması olarak kullanabiliriz. Böylece bir adam 3 polisi öldürdüğünde, avukatı olayın öncesinde marijuana aldığını ve cinnet geçirdiğini, bu yüzden de müvekkiline bir şey yapamayacaklarını söylüyordu ve insanlar marijuana kullandıkları iddiası ile polis öldürmek gibi suçlardan alacakları cezalardan kurtulabiliyordu. İşte bu yüzden aniden esrarın insanları delirtmediğini keşfettiler. Kongre, “pardon, esrar sizi delirtmez, çünkü bu mevzudan kurtulmak istiyoruz” kararına vardı. Bir sonraki fikir, esrarın bir geçiş uyuşturucusu olmasıydı, onu kullanırsınız sonra başka bir maddeye geçersiniz. Bu yönde hiçbir kanıt yoktu, ama buna karar verdiler. Sonra 50'lerin başında başka bir şey oldu. Marijuana, Amerikan halkını zehirlemek ve yok etmek için Kızıl Çinliler tarafından ABD'ye getiriliyordu. İşte bu yüzden esrarı durdurmalıydık. Ve bu minvalde devam etti. Aslında, dediğim gibi, marijuana kullanımının zirvesi 70'lerdeydi, ama onlar zengin çocuklardı, bu nedenle hapse atılamazlardı. Sonraları ciddi şekilde suç kapsamına alındı, biliyorsunuz, yoksul insanlar söz konusu olduğunda bu yüzden hapse gönderebiliyorlar. Kabaca tarih böyle. Detaylı tarih bir hayli ilginç.


Tarih: 08:17, 19/11/2007
Yorum (0) | Bağlantı

bir junkie öyküsü

Sayın Özkök iyi gurulardandır.Dikenli taçlar taşıyanların dertlerini anlatabilir.Bu aşk öyküsündeki griftliklerin getirdiği kanyonları görmüş,  bir aşk tomografisini iyi çekmiş.

 

18 Kasım 2007

Ertuğrul ÖZKÖK

  

Bir kadını tehdit etmek


1974 yılında, Londra’nın yeni parlayan alternatif tıp uzmanlarından birine postadan küçük bir paket geldi.

Kadının adı Meg Patterson idi.

Uzun yıllar Hong Kong’da kalmış ve akunpunkturla tedavi üzerinde uzmanlaşmıştı.

Dr. Meg Patterson, postadan gelen paketi açtığında onu hayretler içinde bırakan bir şeyle karşılaştı.

* * *

Eric Clapton, 18 Ağustos 1970 günü, Londra’nın West End bölgesinde gezerken bir dükkánın vitrinindeki gitar dikkatini çekti.

Bu klasik bir Fender Stratocaster’di.

Ancak gitarın bir özelliği vardı.

Solak müzisyenler için yapılmıştı.

O an aklına en sevdiği arkadaşlarından biri olan Jimi Hendrix geldi.

Hendrix solak bir gitaristi ama döneminin birçok müzisyeni gibi, sağ el için imal edilmiş gitarları tersine çevirerek sol eliyle çalıyordu.

Clapton gitarı satın aldı. O akşam bir lise konserinde Jimi Hendrix’le buluşacaktı.

Ona sürpriz yapacak ve hediyesini orada verecekti.

Ama Jimi Hendrix o akşamki konsere gelmedi.

Eric Clapton düş kırıklığı ile evine döndü.

Yatağa girerken, ertesi gün onu şoke edecek bir haberle uyanacağı aklına gelmemişti.

Jimi Hendrix bir gece evvel aşırı doz uyuşturucudan ölmüştü.

* * *

1970’ler Eric Clapton için kayıp yıllardı.

Jimi Hendrix gibi o da uyuşturucunun girdabında kaybolup gitmişti.

Hiçbir şey onu kesmiyor, sevgilisiyle birlikte en saf eroini kullanıyordu.

Eroine haftada 2000 dolara yakın para ödüyordu.

Yani bugünün parasıyla 16 bin dolara yakın bir para.

Evinden dışarı çıkmıyor, kimseyi görmek istemiyordu.

Ahmet Ertegün, uyuşturucuyu bırakması için ona günlerce yalvarmış, hatta önünde ağlamıştı.

Ama hiçbir şey onu etkilemiyor, tam aksine, Charlie Parker, Ray Charles gibi idollerinin uyuşturucu yolunda yürümek istiyordu.

Üstelik, tek acısı Jimi Hendrix’in ölümü de değildi.

Eric Clapton, bir kadına umutsuz bir şekilde áşık olmuştu.

* * *

Kadının adı Pattie idi ve Beatles’ın ünlü üyesi George Harrison’un karısıydı.

Birbirine yakın evlerde oturuyorlardı.

Kariyerindeki en önemli şarkılardan biri olan "Layla"yı onun için yazmıştı.

Pattie
de ona sempati duyuyordu.

Geceler boyu konuşuyorlardı. Hatta bir gece işi öpüşmeye kadar götürmüşlerdi.

Clapton, ondan George Harrison’ı bırakıp kendisiyle yaşamasını istiyordu.

Ama Pattie’nin buna hiç niyeti yoktu.

Bu cevapları alan Eric Clapton, daha sonraki yıllarda utançla hatırlayacağı, istemeyeceği yollara başvurmaya başladı.

Önce George Harrison’a gidip, "Ben senin karına áşığım" dedi.

Harrison çok şaşırdı, çok üzüldü.

Ama karısını bırakmadı.

Uyuşturucu batağındaki Clapton için artık son yol kalmıştı.

Sevdiği kadını tehdit etmek, hatta şantaj yapmak.

Bir gün onu evine çağırdı ve en kararlı haliyle yüzüne bakıp şunu söyledi:

"Eğer kocanı bırakıp bana gelmezsen, eroin kullanmaya başlayacağım."

Aslında bu büyük bir yalandı. Çünkü Clapton neredeyse bir yıldan beri damarlarına "brown sugar" denilen en saf eroini zerkediyordu.

Pattie ona acıyarak baktı.

Hiçbir şey söylemeden çekip gitti.

Eric Clapton 1973 yılında Dr. Meg Patterson’la tanıştı ve eroinden kurtulmak için mücadeleye başladı.

Uzun ve acıklı bir süreçti.

Sonunda başardı ve eroini bıraktı.

Ama geçirdiği o dönem, hayatında kayıp yıllar olarak kalacaktı.

Çılgınca áşık olduğu kadına, blöf ve şantaj yapacak kadar diplere düşmüştü.

* * *

Dr. Meg Patterson, elindeki o şeye hayretle baktı.

Postayla gelen koliden altın bir kaşık çıkmıştı.

Yanına iliştirilen zarfta ise kısa bir mektup vardı:

"Beni eroinden kurtardığın için sana minnet borçluyum. Artık bu kaşığa ihtiyacım yok. Bunu sana bir hatıra olarak gönderiyorum."

Paketten çıkan kaşık, Eric Clapton’un eroini sıvılaştırmak için kullandığı altın kaşıktı.

O mektup, dünyanın en ünlü blues müzisyenlerinden birinin hayatında dönüm noktası olacaktı.



(*) "Clapton-The Autobiography", Eric Clapton, Broadway Books, 2007



Tarih: 17:54, 18/11/2007
Yorum (0) | Bağlantı

reis seattle'ın laneti

KIZILDERİLİ REİS SEATTLE'DAN
WASHİNGTON'DAKİ AMERİKA BAŞKANINA BİR MEKTUP

 

_____________________________________________________________


Washington'daki Büyük Başkan'a

Washington'daki büyük başkan bize
topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir
haber yolluyor.
Büyük Başkan bize aynı zamanda dostluk
iyi niyet dolu sözler de gönderiyor.
Bu dostça bir davranıştır, zira biz onun bu
dostluğa ihtiyacı olmadığını pek iyi biliriz.
Biz onun istediğini düşüneceğiz, zira eğer
biz satmağa razı olmazsak, belki o zaman da
beyaz adam tüfeğiyle gelecek ve bizim
topraklarımızı zorla alacaktır.

Gökyüzü nasıl satılır,
ya da satın alınır,
ya toprakların sıcaklığı?
Bunu tasarlamak bize yabancıdır.

İnsan havanın tazeliğine,
suyun şarıltısına sahip olamazsa
onu nasıl satabilir?

Siz onu bizden nasıl
satın alabilirsiniz?
Biz kararımızı vereceğiz.
Seattle Reis ne söylerse,
Washington'daki Başkan
bunun doğruluğuna emin olmalıdır,
tıpkı beyaz kardeşimizin mevsimlerin
tekrar geleceğine güveni olduğu gibi.

Benim sözlerim yıldızlara benzer
ki onlar hiç bir zaman sönmez.
Bu dünyanın her bir parçası ulusum için kutsaldır,
pırıldayan her çam yaprağı ,her kumsallık kıyı,
karanlık ormanlardaki her sis, her geçit,
vızıldayan her böcek ulusumun düşünce ve
yaşantılarında kutsaldır.
Ağaçların içinde yükselen özsuyu
kızılderili adamın hatıralarını taşır.
Beyazların ölüleri, yıldızların altından
geçmek için uzaklara giderken
doğdukları toprakları unuturlar.
Fakat bizim ölülerimiz bu büyülü dünyayı
hiç bir zaman unutmazlar,
çünkü o kızılderililerin annesidir.
Biz bu toprakların bir parçasıyız ve onlar
bizden birer parçadırlar.
O güzel kokan çiçekler bizim kızkardeşlerimiz,
geyik, at ve büyük kartal da bizim erkek kardeşlerimizdir.
Yüksek kayalıklar, yeşil çayırlar,
tayların ve insanların vücutlarının ılık sıcaklığı
hepsi aynı bir aileye aittir.
Washington'daki büyük başkan
bize bir yer vereceği ve bizim orada rahatça
kendi kendimize yaşayabileceğimizi haber veriyor.
O bizim babamız, biz de onun çocukları olacağız.
Fakat böyle şey acaba hiç olabilir mi?

Tanrı bizim ulusumuzu sever, fakat kızılderili çocuklarını terk etti.
O beyaz adama işinde yardım etsin diye
makinalar yolluyor ve onun için büyük köyler yapacak.
O geçen her günle sizin ulusunuzu daha kuvvetli yapacak.

Beklenmeyen bir yağmurdan sonra
ırmaklar nasıl yataklarından taşarlarsa,
siz de çok geçmeden bu toprakları dolduracak,
her tarafa taşacaksınız.

Benim ulusum gelgitin çekilen dalgalarına benzer,
fakat onlar bir daha geri gelemezler.
Hayır biz başka başka ırklardanız.
Çocuklarımız beraber oynamazlar,
ihtiyarlarımızın anlattığı öyküler de başka başkadır.
Tanrının lütfu sizin üzerinizdedir, bizler yetim kaldık.
Biz topraklarımızı satmak için yaptığınız
teklifleri bir kere daha düşüneceğiz.
Bu sandığınız kadar kolay olmayacaktır.

Çünkü bu topraklar bize kutsaldır.
Biz bu ormanlarla seviniriz.
Bilmiyorum.
Bizim davranışımız sizinkinden farklıdır.
Derelerin ve ırmakların içinden geçerken
pırıldayan sular yalnız su değildir: onlar bizim
atalarımızın kanlarıdır.

Biz size bu toprakları sattığımız zaman,
bilesiniz ki, onlar kutsaldır ve
sizin çocuklarınız da onların kutsal olduklarını
ve göllerin berrak sularında oynaşan her yansının
benim ulusumun yaşantılarına ait masalları ve öyküleri
anlatmakta olduklarını öğrenmelidirler.
Suların çıkardığı sesler benim atalarımın sesleridir.
Irmaklar bizim kardeşlerimizdir,
onlar bizim susuzluğumuzu giderirler,
bizim kayıklarımızı taşır, ve çocuklarımızı beslerler.
Topraklarımızı sattığımız zaman, bunu hatırınızda tutmalısınız,
ve çocuklarınıza öğretmelisiniz.
Irmaklar bizim kardeşlerimizdir, sizin de.
Ve siz şimdiden başlayarak ırmaklara iyiliğinizi esirgememelisiniz,
öteki her kardeşe karşı da.

Kızılderili adam onun topraklarına giren
beyaz adam karşısında her yerde geriledi,
nasıl ki sabahın sisi dağlarda doğan güneşin önünden kaçar.
Fakat bizim babalarımızın külleri kutsaldır.
Onların mezarları mübarek topraklardır,
bütün bu tepeler, ağaçlar, dünyanın bu kısmı,
bizim için mübarektir.

Biz beyaz adamın düşünümüzü anlamadığını biliriz.
Toprağın her parçası onun için birdir, çünkü
o gece gelen ve yerden ihtiyacı olan şeyi alıp
giden bir yabancıdır.
Toprak onun kardeşi değil düşmanıdır,
onu elde ettikten sonra ilerlere gider,
babalarının mezarlarını geride bırakır ve
onlarla bir daha ilgilenmez.
O toprağı çocuklarından çalar ve gene ilgilenmez.
Babalarının mezarları ve çocuklarının doğum hakkı çabukça unutulur.
O annesi olan toprağı ve kardeşi olan gökyüzünü
satılacak ve talan edilecek şeyler gibi,
ya da koyunlar veya parıldayan inciler gibi
satın almak için kullanır.

Onun açlığı dünyayı saracak ve geride
her tarafta çölden başka bir şey kalmayacak!
Ben bilmiyorum,
bizim düşünüşümüz sizinkinden farklıdır.
Sizin şehirlerinizin görüntüsü
kızılderili adamın gözlerini ağrıtır.
Belki bu onun bir vahşi olmasından
ve bu gibi şeyleri anlayamamasından ileri gelir!

Beyazların şehirlerinde sessizlik denen bir şey yoktur.
Orada ilkbaharda oluşan yaprakların seslerini,
uçuşan böceklerin vızıltılarını işitecek
bir yer de bulamazsınız.
Fakat bütün bunlar benim bir vahşi olmamdan
ve bunları anlayamamamdandır.
Gürültü, patırtı bizim kulaklarımızı adeta tahkir eder.
Kuşların ötüşünü,
ya da geceleyin su başında kurbağaların bağırışlarını
işitmedikten sonra dünyada ne vardır.
Ben kızılderili bir adamım ve bunu anlayamıyorum.

Bir kızılderili
gölün üstünden gelen rüzgârın mülâyim gürültüsünü sever,
öğleyin yağan yağmurun temizlediği,
taze çam yapraklarının ağırlaştırdığı
rüzgâr kokusundan hoşlanır.
Kızıl adam için hava kıymetlidir,
çünkü her şey aynı solunumdan pay alır.
hayvan, ağaç ve insan,
hepsinin teneffüs ettiği hava aynıdır.
Beyaz adam teneffüs ettiği havanın farkında değilmiş gibi
görünüyor.
Bir kaç gün önce ölen bir insanın kötü kokulan duymadığı gibi.
Fakat biz size topraklarımızı satarsak, unutmamalısınız ki,
hava bizim için kıymetlidir
ve hava hayatta tuttuğu her şeyle ruhunu paylaşır.
Rüzgâr babalarımıza ilk nefeslerini vermişti
ve son nefeslerini de alan odur.
Çocuklarımıza da yaşama ruhunu o vermelidir.
Eğer biz topraklarımızı size satarsak, onu
özel ve mübarek bir şey olarak kıymetlendirmelisiniz.
Beyaz adam da çayır çiceklerinin
üzerinden geçen rüzgârın onların kokularıyla
nasıl tatlı koktuğunu duymalıdır.
Topraklarımızı satmak üzerinde düşüneceğiz
ve eğer buna karar verirsek, bunun bir şartı olacaktır.
Beyaz adam topraklarımızdaki hayvanlara
kardeşleri gibi muamele etmelidir.
Ben bir vahşiyim
ve başka türlüsünü anlayamam.
Ben şimdiye kadar beyaz adam tarafından bırakılmış,
çürümüş binlerce bizon gördüm.
Ben bir vahşiyim
ve demir atın (lokomotif), sırf hayatta kalmak için öldürdüğünüz
bizondan daha kıymetli olduğunu anlayamam.
Hayvanları olmadıktan sonra insanların ne kıymeti vardır.
Eğer bütün hayvanlar onu bıraksalardı,
insanlar ruhlarının yalnızlığından ölmezler miydi?
Hayvanların başına gelenler çok geçmeden insanların da başına gelecektir.
Hayatta her şey birbirine bağlıdır.
Toprağın başına gelen, onun oğullarının da başına gelir.

Sizler çocuklarınıza ayaklarının altındaki toprakların
bizim büyük babalarımızın külleri olduklarını öğretmelisiniz.
Toprağa kıymet vermeleri için onlara,
toprağın bizim atalarımızın ruhlarıyla dolu olduğunu anlatınız.
Çocuklarınıza, bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretiniz.
Toprak bizim annemizdir.
Toprağın başına gelenler onun çocuklarının da başına gelir.

İnsanlar toprağa tükürürlerse,
kendi kendilerinin yüzüne tükürmüş olurlar.
Zira biz biliyoruz ki,
toprak insana değil,
insan toprağa aittir.
Her şey,
bir aileyi birbiriyle birleştiren kan gibi birbirine bağlıdır.
Herşey birbirine bağlıdır.
Toprağın başına gelen oğullarının da başına gelir.

İnsan hayatın dokusunu yaratmamıştır,
onun içinde yalnız bir liftir. Siz dokuya ne yaparsanız,
bunu kendinize yapıyorsunuz demektir.
Hayır,
gündüzle gece bir arada yaşayamazlar.
Bizim ölülerimiz dünyanın tatlı ırmaklarında yaşamağa devam ederler
ve ilkbaharın yavaş adımlarıyla tekrar geri dönerler,
onların ruhu gölün yüzeyini çalkalayan rüzgârdır.
Beyaz adamın topraklarımızı satın almak hususundaki isteğini düşeneceğiz.

Fakat benim ulusum soruyor,
beyaz adam neyi satın almak istiyor?
Gökyüzü ve toprakların sıcaklığı,
koşan antilopların çabukluğu
nasıl satın alınabilir?
Biz size bütün bu şeyleri nasıl satabiliriz,
siz de bunları nasıl satın alabilirsiniz?
Kızıl adam bir kâğıt parçası imzaladığı ve
bunu beyaz adama verdiği için
siz bu topraklara istediğinizi yapabilir misiniz?
Havanın tazeliğine ve suyun pırıltısına sahip değilsek,
onları size nasıl satabiliriz?
Sonuncusu öldükten sonra
bizonları yeniden geriye satın alabilir misiniz?
Biz teklifiniz üzerinde düşüneceğiz.
Biz, satmağa razı olmadığımız takdirde,
beyaz adamın tüfeğiyle gelip topraklarımızı alacağını bilmekteyiz.
Fakat biz vahşi insanlarız.
Beyaz adam ise, geçici olarak iktidardadır
ve O
kendisini bütün dünyanın kendisine ait olduğu,
Tanrı sanmaktadır.
Bir insan, annesine nasıl sahip olabilir?
Biz topraklarımızı satın almak hususundaki
tekliflerinizi tekrar düşüneceğiz.

Gece ve gündüz beraber yaşayamazlar,
biz, sizin başka topraklara göç etmemiz teklifinizi düşüneceğiz.
Biz uzakta ve sükun içinde yaşayacağız.
Günlerimizin kalan kısımlarını nerede geçireceğimiz önemli değildir.
Çocuklarımız babalarını gururları kırılmış ve yenilmiş gördüler.
Savaşçılarımız utandırıldılar.
Yenilgiden sonra günlerini miskince geçirdiler,
vücutlarını tatlı yemekler ve kuvvetli içkilerle zehirlediler.
Günlerimizin geri kalan kısmını nerede geçireceğimizin bir önemi yoktur.
Zaten geriye de pek fazla zaman kalmamıştır.
Bir kaç saat,
bir kaç kış,
sonra eskiden bu topraklar üzerinde yaşayan insanlardan,
kendi uluslarının mezarlarında matem tutacak kimse kalmayacaktır.
O ulus ki bir vakit sizinki gibi kuvvetli idi
ve geleceğe ümitle bakıyordu;
oysa şimdi
ormanlarda başı boş dolaşmaktan başka
yapacak bir şeyleri olmayacaktır.

Fakat ben ulusumun çöküşüne neden ağlayayım?
Uluslar insanlardan oluşurlar,
başka bir şeyden değil.
İnsanlar da denizdeki dalgalar gibi gelip geçerler.
Onlara yol gösteren
ve onlarla dostun dostla konuştuğu gibi
konuşan bir Tanrıya sahip olan beyaz adam bile,
herkes için belirlenmiş olan alınyazısından kaçamayacaktır.
Belki biz hep kardeşleriz.

Yalnız biz,
beyaz adamın da bir gün keşfedeceği bir şeyi şimdiden biliyoruz.
Bizim Tanrımız da aynı Tanrıdır.
Sizler belki bizim topraklarıza sahip olduğunuzu düşündüğünüz gibi
ona da sahip olacağınızı düşünüyorsunuz,
fakat buna muktedir olamayacaksınız.
O
insanların Tanrısıdır,
kızılderililerin de
beyazların da.
Bu topraklar onun için kıymetlidir.
Onları yaralamak,
onların yaratıcısını hor görmek demektir.

Beyazlar da bir gün bu dünyadan gideceklerdir,
belki de bütün öteki ırklardan daha çabuk.
Yataklarınızı zehirlemeğe devam ediniz,
ve bir gece kendi çöplerinizin içinde boğulacaksınız.
Fakat batışınızda her tarafa parlak bir ışık yayacaksınız,
bu, sizi bu topraklara getiren
ve size bu ülkeye
ve kızılderili adama hakim olmanızı emreden Tanrının
kudretinin ateşinden gelecektir.
Bu kader bizim için bir muammadır.

Bütün bizonlar öldürüldükten sonra,
yaban atları evcilleştirildikten,
ormanlann en gizli köşeleri,
binlerce insanın ağır kokusuyla dolduktan,
sevimli tepelerin görüntüsü konuşan tellerle kirletildikten sonra...
Çalılıklar nerede?
Kayboldular!
Kartallar nerede?
Gittiler!
O hızlı koşan taya ve ava
"Allahaısmarladık"
demek, ne demektir?
Bu, o yaşamın sonu ve sırf daha fazla hayatta kalmanın başlangıcıdır!
Tanrı bizim hayvanlara ve kızılderililere hâkim olmamızı istedi,
herhalde bunun özel bir sebebi olacaktır,
fakat bu sebep bizim için bir muammadır.

Belki beyaz adamın nelerden rüya gördü-
ğünü,
uzun kış geceleri çocuklarına hangi ümitlerini anlattığını,
onların sabahın özlemini çekmeleri için
imgelemlerinde (muhayyile) ne gibi hayalleri
ateşlediğini bilseydik,
evet
belki o zaman onu anlayabilirdik.
Fakat biz yaban insanlanyız

ve beyaz adamın düşleri bize saklıdır.
Ve onlar bize saklı oldukları için de,
biz kendi yollarımızdan gideceğiz.
Çünkü biz her şeyden önce
her insanın kardeşlerininkinden -ne kadar farklı olursa olsun-
istediği gibi yaşama hakkını tanır ve sayarız.
Bizi birbirimize bağlayan şeyler çok değildir.
Biz sizin teklifinizi düşüneceğiz.

Eğer ona evet dersek, bu sırf bize
vadettiğiniz yeni toprakları güvenlik altına almak içindir.
Belki orada kısa günlerimizi
kendi alıştığımız şekilde geçirebileceğiz.
Son kızılderili bu dünyadan gittiği
ve onun hatırası, yalnız bir bulutun
sonsuz çayırların üzerindeki gölgesi olarak kaldığı zaman,
babalarımın ruhu bu kıyılarda
ve ormanlarda yaşamağa devam edecektir.
Çünkü onlar bu toprakları seviyorlardı,
yeni doğan bir çocuğun
annesinin kalbinin atışını sevdiği gibi.

Size bu toprakları sattığımız zaman,
siz de onlan bizim sevdiğimiz gibi seviniz,
onlarla bizim ilgilendiğimiz gibi, ilgileniniz.
Onları bugün bulduğunuz gibi hatırlayınız.
Ve bütün kuvvetinizle, ruhunuzla ve kalbinizle onları
çocuklarınız için koruyunuz ve
Tanrının hepimizi sevdiği gibi, siz de onlan seviniz.

Çünkü biz bir şey biliyoruz:
Tanrımız aynı Tanrıdır. Bu dünya mübarektir.
Beyaz adam bile ortak kaderimizden kaçamaz.
Belki biz hepimiz kardeşiz.
Zaman bunu gösterecektir.

Duwarmish kızılderililerinin reisi
Reis Seattle

_____________________________________________________________


 

 


Tarih: 10:15, 18/11/2007
Yorum (0) | Bağlantı

ADA ;faruk salt tan bir tefrika

Eski İspanyol haritacıların sevgilileri harita çizilirken, 'benim için de bir ada çiz' derlermiş. İspanyol haritacısı da sevgilisi için gerçekte olmayan bir ada çizermiş. Eski İspanyol haritalarında böyle 'sevgiliye armağan adacıklar' olurmuş. Kristof Kolomb bir deniz seferinde, haritadan anlayan bir İspanyol'a gemide suların azaldığını, haritada görülen şu adacıkta içme suyu bulunup bulunmadığını sorunca İspanyol gülümsemiş 'Efendim, o adanın varolduğunu sanmıyorum, onu çizen haritacı sevgilisine çizmiştir' demiş ve gerçek ortaya çıkmış. Akşit Göktürk'ün 'Edebiyatta Ada' yapıtını okuduğumda çok gülmüştüm. Sevgilisinden 'Haritada bir ada' isteyen İspanyol kadını da, ona adayı armağan eden İspanyol haritacısı da ne güzel bir şey yapmışlar. İngiliz Kralı Edward sevdiği kadına bir 'Krallık' armağan etmiştir de nice kadını heyecandan titretmiştir. Bayan Simpson için krallığından vazgeçmesi zamanının Leyla-Mecnun öyküsünü yaşatmıştır. Çizecek haritası olmayanlar, vazgeçecek krallığı olmayanlar ne yapsın? Bütün bunlar sembol değil mi? Haftalardır görmediğimiz bir dosta kart göndermek aklımızdan bile geçmez. 'Aynı kentteyiz, nasıl olsa yakınız' diye düşünürüz. Oysa değilizdir. İnsan insanı kaybediyor ve bulamıyor. Aynı kentte olsa da.... Aynı semtte olsa da... Aynı evde olsa da....Sonra da soruyoruz... 'Neyim var, ne oluyor, eksiklik ne?' Eksilen insan ve kendimiz. Bir haritaya bir ada çizip de 'Bu senin adan' demeyi unutuyoruz. Oysa, herkesin bir adası olabilir. Denizler o kadar büyük ki. Duyguları unutuyoruz. Düşünceleri, sevgiyi, sözleri, dokunuşları, davranışları, dostluğu unutuyoruz. Vermeyi unutuyoruz. Kendimizi beklemeye alıştırıyoruz. Sonra da ne beklediğimizi unutuyoruz. Eksiliyoruz. Neden eksildiğimizi bilmeden.


 


Tarih: 10:31, 12/11/2007
Yorum (0) | Bağlantı

<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->